Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Fotoğraflar

Fotoğraflar

14 Aralık 2018 Cuma

KADIKÖY ‘ün BAHARİYE ‘deki RUM METROPOLİTLİĞİ…..






Kadıköy Bahariye caddesi üzerindeki Süreyya Operası ‘nın önünden geçip Moda istikametine devam ederken hemen yanı sıra yer alan geniş bahçeli beyaz ahşap binanın önünden pek çoğumuz öylesine geçer gideriz…..Halbuki bu bina Kadıköy Rum Ortodoks Metropolitliği ‘ni içerisinde barındırmaktadır.
Bu bina ve Metropolitlik ise Kadıköy ‘ün tarihinin bir parçasıdır.




Kadıköy general Asım Gündüz ( Bizim BAHARİYE dediğimiz ) caddesi üzerinde bulunan Süreyya sinemasının yerinde ve yanında 1900 yılları başında Köçeoğlu ‘na  ait ikiz kâgir konağı bulunmaktaydı.1800 lü yılların ortalarında bunların hemen ilerisinde Köçeoğlu Hamamını yaptırdığı bilinir. ( Hamamın , şimdiki Mango nun olduğu binanın önünde giriş kapısı kemeri kalmıştır. )  



Bu konak , Köçeoğlu döneminde haremlik ve selamlık olarak ikiye ayrıldı.Konak içerisinde haremlik selamlık arasındaki bağlantı ise binanın orta bölümünde bulunan büyük duvardan açılan kapıdan sağlanırdı.
1908 yılında Köçeoğlu konakları satışa çıkartınca , selamlık bölümünü Süreyya Paşa ve haremlik bölümünü de Kadiköy Metropoliti 5.Yermanos satın aldı.
Süreyya Paşa satın aldığı selamlık bölümünü yıktırarak 1923-1927 yılları arasında
bügün Süreyya Operası olan  o zamanki Süreyya Sineması ve Operası ( açılış 6 Mart 1927’) nı yaptırmıştır.
Haremlik Bölümü ise Metropolit 5.Yermanos tarafından Rum Cemaatine hibe edildi ve bugüne kadar Kadıköy ve Tevabii Rum Metropolitliği olarak hizmet vermektedir.
Bu bina daha sonra 2006 yılında Kadıköy Rum Kiliseleri ve Mezarlıkları Vakfı ‘na devredilmiştir.







Şimdi de Yel değirmeni ‘li , Mimar Sn.Arif Atılgan ‘ın yazılarında bahsettiği bu binalar hakkında anlattıklarına bakalım :

“ 1906 tarihli Goad Haritalarında Köçeoğlu Hamamının biraz aşağısında, aynı arazide bir bina daha görülür. Ayrıca hemen altındaki sokağın adı Köçeoğlu Sokaktır. Görülüyor ki Köçeoğlu’nun burada da bir köşkü vardır. Köçeoğlu Köşkünün Hamamla birlikte veya Hamamdan sonra yapıldığı belli olmaktadır.

Köşk o yılların tarzıyla birbirine bitişik selamlık ve haremlik bölümleriyle ikiz olarak inşa edilmiş. Harita incelendiğinde yapının 2 katlı ve ahşap olduğu anlaşılır. Kapısının olduğu üst taraftaki bölümü Selamlık, alt taraftaki bölümü Haremliktir. 

Haritadaki notlardan 1 Bodrum + Zemin Kat + 1. Normal kat olarak bodrum hariç 2 katlı olduğu belli olmaktadır. Bina ahşap karkas sistemdedir. Dışı ahşap, iç tarafları eski usul ahşap üstü sıva (bağdadi) ile kaplanmıştır. Girişin karşısındaki merdiven ortadan yarım kat çıkmakta, iki yana uzayan sahanlığın iki tarafından üst kata iki merdivenle çıkılmaktadır. Selamlık bölümünden Haremlik bölümüne, yarım kat yükseklikteki merdiven sahanlığının ortasındaki kapıdan geçilmektedir. “

            

   1906 Goad Haritasında Köçeoğlu Köşkü (Haremlik ve Selamlık Bölümleri birlikte)
( sn.Arif Atılgan dan alıntıdır. )

  


“ Aşağıdaki haritada 1939 tarihli Pervititch Haritalarında Metropolitlik Binası ve Süreyya Sineması görünmektedir. Metropolitlik Binasının arsasının Süreyya Sinemasınınkinden biraz daha büyük olduğu görülmektedir.. Köçeoğlu Sokağının adı Kalfaoğlu olarak değiştirilmiş, Köçeoğlu Hamamı ile Metroplitiliğin arasına Nevzemin Sokak açılmıştır.”


                                        ( Harita  sn.Arif Atılgan dan alıntıdır. )




Metropolitlik Kadıköy’de çok kereler yer değiştirmiş. İlk bina Kadıköy Çarşı’daymış, bir ara Moda’daymış. Kuzguncuk ’a bile gitmiş metropolitlik.
Metropolitin Kadıköy Gazetesine yaptığı röportajdaki deyişi ile :
“ Bu tarihi konak, müze gibi bir bina. Burada ikonalar, sanat eserleri var. Ayrıca 1800’lerden kalma nadide eserlerin de aralarında bulunduğu yaklaşık 5 bin kitaplık bir kütüphane mevcutmuş. Bunlar, çoğu Rumca olan tarihi, sanatsal ve dini eserler.


Metropolit , Metropolitlik nedir ?

Constantinopolis ( İSTANBUL ) Ekümenik Patrikhanesi , 
MS. 37 yılında İsa Peygamberin havarilerinden olan Apostol Andrea tarafından kurulmuştur. MS. 451 yılında Kadıköy’de toplanan 4 ncü Ekümenik Konsül’ün kararları ile Roma Patrikhanesi ile eşit sayılmıştır. Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasından sonra, Bizans İmparatorluğu içindeki Hıristiyanlar, İstanbul Ortodoks Kilisesi’ne bağlanmış ve “Doğu Kilisesi” olarak da adlandırılan Ortodoks Kilisesi, 5 nci yüzyılda Katolik Kilisesi’nden ayrılmıştır.

İstanbul’un fethini müteakip Fatih Sultan Mehmet, Constantinopolis Patriği seçilen Gennadios ’a Türk ve İslam hukuku çerçevesinde, patriğin görev ve yetkilerini gösteren, Patrikhane’ye bazı ayrıcalıklar tanıyan bir ferman çıkarmıştır. 

Fatih’ten sonra ise Osmanlı hükümdarlarının Patrikhane’ye verilen imtiyazları benimseyen fermanlar vermesi gelenek haline gelmiştir. Böylece Fener veya Ökümenik Patriklik de denilen Patrikhane ve Rum Patrikliği 'nin yasal statüsü süreklilik kazanmıştır.

Halen ,Türkiye'de resmî olarak “ Fener Rum Patrikhanesi “ , dünyada “ Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi “ olarak bilinir.

Metropolit : Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebinde, patrikten sonra gelen ve bir bölgenin tüm kiliselerinden sorumlu din işlerinde en yetkili makamda bulunan din adamıdır.
Metropolit, Hristiyanlıkta piskopos veya başpiskopos. Ortodoksluk'ta: Yunan Kiliselerinde Başpiskopos ile Piskopos arasında bir unvanken, Slav Kiliseleri'nde ve Antakya Patrikliğine bağlı kiliselerde Patrik ile Başpiskopos arasında bir unvandır.

Metropolitin bulunduğu ve işlerini idame ettiği kuruma da “Metropolitanlık” denir.

Türkiye’deki Ekümenik Patrik 'in ve Sen Sinod 'un (Yüce Meclis) üzerlerinde direkt otoritesi, (tayin ve azil hakkı ) olan baş episkoposluk, metropolitlik ve diğer kurumlar şunlardır:

Türkiye'de  İstanbul                                  Baş episkoposluğu         (Bartolomeos'un kendisi), Kadıköy                                 Metropolitliği,  Tarabya                                  Metropolitliği,  Adalar                                    Metropolitliği,  Gökçeada ve Bozcaada        Metropolitliği;


Kadıköy’de, bu Metropolitliğe bağlı toplam 11 kilisenin 400 kişi civarı cemaati kalmış.

( Kadıköy’de 1964 sürgünü öncesi 20 bin Rum yaşardı…“1964 ’te 13 bin Yunanistan pasaportlu kişi sınır dışı edildi. Bu sınır dışı olayı Kıbrıs ’taki olaylar sonrası oldu. 
13 bin kişi gitmiş ama onların aileleriyle birlikte iki ayda gidenlerin sayısı 50 bini bulmuş. 

O tarihlerde ilkokuldaydım ve bir sabah okula geldiğimizde bazı rum arkadaşlarımızın yokluğunu hemen farketmiştik…sonra esnaftan ve komşulardan da gidenlerin olduğunu gördük..Bir gecede Kadıköy boşalmıştı adeta..
sonradan öğrendiğimiz üzere Yunan pasoportluların 24 saatte ülkeyi terk etmesi istenmiş )




12 Aralık 2018 Çarşamba





MISIR ÇARŞISINDAKİ TARİHİ MEKAN : PANDELİ

Pandeli Restaurant  Mısır Çarşısının Eminönü kapısı girişinde hemen sol tarafta dar bir menfez içinde merdivenler ile yukarı çıkılan Mısır Çarşısı kapısı kemeri üzerinde benim tabirimle “ Yemekli Vagon “ gibi hoş bir yer…Bir tarafındaki pencerelerden Eminönü , diğer tarafındaki pencerelerden Mısır Çarşısı içi gözüken kendine has otantik bir mekan….

2015 yazında Pandeli 'nin Ustası olan Cemal Bey ’in damadı  olduğunu öğrendiğim       Naşit Aydınhan ile mekanda yaptığım görüşmede kapanmak üzere olduğunu öğrenmiş oldukça üzülmüştüm bu tarihi mekan için…Benim de birkaç kez muhabbet mekanı olarak damak zevkine ve keyfine vardığım bu , oldukça tarihi mekanın kapatılacak olması üzücüydü….2016 yılında beklenen olur ve Pandeli kapanır.
Neyse ki şimdiler de müteşebbisler tarafından aynı tarz ve havada tekrar açıldığı haberleri çıktı da bu tarihi mekanı genç nesillerde görebilecek …


Pandeli, Niğdeli bir Rumdur. 1900 yıllı başında İstanbul’a göç eder ve Mercan Yokuşu’nda seyyar bir arabada piyazcılık yapmaya başlar.Daha sonraları Çukur Han ‘da bir barakada bir köfteci dükkanı açar..                                                                                                                               (( 9. yüzyıl Anadolu’nun her bir köşesinde gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarının bulunduğu bir zaman dilimiydi. Bilinenin aksine, kadim şehirlerin bu eski ahalisinin her biri köşe başlarını tutmuş sarraflar gibi varlıklı kimseler değildi. Niğde’de çoban, İstanbul’da gümrük hamalı bir babanın oğlu olan Pandeli de kendi yağıyla kavrulmaya çalışan bu insanlar arasındaydı. Çocukluktan gençliğe geçişinde bulaşıkçılık, berber ve bakkal çıraklığı gibi işler yapmıştı. Bir süre Bahçekapı’da Hacı Haralambos’un lokantasında çalıştı, bir süre de Mısır Çarşısı’nın arkasındaki Mercan Yokuşu’nda seyyar bir arabada piyazcılık yaptı. İlk köfteci dükkânını Çukur Han’da açtıktan sonra dört beş kez yer değiştirdi. ))
Bu mekan da Atatürk ‘ün Kolağası olduğu dönemlerde müdavim olarak bulunmuş olması da mekana ayrı bir tarihi özellik katmaktadır..                                                                             (( 1910’lu yıllarda genç bir Kolağası olan Mustafa Kemal de Pandeli’nin köftelerini tadanlar arasında yer aldı. Asker maaşlarının sürekli aksadığı bu yıllarda, aralarında gelişen dostluk sayesinde genç zabitin para sıkıntılarını bilen Pandeli ona “Aybaşında verirsin beğumi” diyerek bir veresiye hesabı açmıştı. Yıllar sonra Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal olarak dükkânına geldiğinde hesabı ödemek isteyince yine “Aybaşında verirsin beğumi” diyerek naif bir şakayla yemekleri ikram etti. Atatürk de bu tatlı jeste aynı üslupla karşılık vererek “İşte bu yüzden seviyorum bu kafiri" demişti.)) 
Birinci Dünya Savaşı’nın İstanbul’unda, Pandeli’nin “Hamal Lokantası” na, dönemin entelektüelleri; gazeteciler, şairler, yazarlar ve politikacılar gitmeye başlar.. 
((Bedel ödeyerek, I. Dünya Savaşı’na katılmadı; 1920’lere kadar kıtlık, yokluk ve işgallerle mücadele etti. )) O yıllarda ; (( Yusuf Ziya Ortaç, Pandeli müşterilerini şöyle sıralıyordu: “Hüseyin Cahit (Yalçın), Necmeddin Molla, Orhan Seyfi (Orhon), Faruk Nafiz Çamlıbel, Ahmed Haşim… Şimdilere Pandeli’ye Alman profesörler dadanmışlar…” ))
(( Pandeli Lokantası 1940’lar itibariyle İstanbul’un namlı lokantaları arasına girmişti.
1950’lere gelindiğinde Celal Bayar, Adnan Menderes, Fahrettin Kerim Gökay gibi idari mülki erkândan isimler; Ağa Han, Von Papen, Venizelos, Finlandiya Kralı, İspanya Kralı gibi diplomatik konuklar Pandeli’nin müşterisi olmuştu ))
 2. Dünya Savaşının bitmesiyle kötü güler sonrası tam rahatlama sürecindeyken, bu sefer de 6-7 Eylül olayları sırasında Pandeli ’nin lokantası da yağmalanıyor. Ve Pandeli kapatma kararı alır.
Mesleği bıraktığını gazete manşetlerinden öğrenen dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakanı Adnan Menderes, meşhur ustayı ikna ediyor ve Mısır Çarşısı girişindeki üst kat mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olmak üzere “Pandeli Lokantası” na devlet emriyle tahsis edilir. Bunun üzerine Pandeli Usta, oğlu Hristo ile birlikte hem Hamal Lokantasını hem de yeni yerini işletmeye koyulur.
1958 yılında şehircilik çalışmaları esnasında Yağcılar İskelesi’ndeki lokanta yıkılınca, Mısır Çarşısı girişindeki Pandeli Lokantası bu tarihten itibaren Eminönü’ndeki geleneğin yegâne temsilcisi oluyor. 
1967 yılında Pandeli yaşama gözlerini yumunca, lokantanın işletmesini Pandeli’nin oğlu Hristo Çobanoğlu ve çocuk yaşta lokantada işe başlamış Cemal Biberci üstleniyor ve restoran günümüze kadar geliyor.


Türkiye’nin ilk turizm belgeli restoranı olan Pandeli İstanbul’a gelen dünyaca ünlü isimleri konuk eder. Türk mutfağını dünyaya tanıtan, yemeklerini sevdiren ilk restorandır da aynı zamanda.
 Pandeli 115 yıllık ( 1901 – 2016 ) tarih yolculuğunda birçok ünlü ismi ağırlamıştı. Mustafa Kemal Atatürk , Kolağası olduğu zamanlarda en çok Pandeli’ye gelirmiş. En sevdiği lokantaymış. Celal Bayar, Kraliçe II.Elizabeth,                              İspanya Kralı Juan Carlos ve Kraliçe Sofia,  Robert McNamara,  Robert De Niro,    Tony Curtis, Madaleine Albright ve Robert Redford gibi isimler de Pandeli’ye gelenler arasında imiş.....

                                                                                                                                                            ( Pandeli her gün 11.30 – 19.00 saatleri arasında açık. 
Akşamları ise ancak özel davetler, etkinlikler olursa kapılarını açacakmış...)

6 Haziran 2016 Pazartesi

TÜRKİYE 'DE İLK BÜYÜK İŞÇİ OLAYLARI ( 15 – 16 Haziran 1970 )

İSTANBUL 'da 15 – 16 Haziran 1970 işçi olayları :




12 mart 1970 askeri muhtırası konusu açıldığında aklıma 15-16 Haziran 1970 işçi olayları gelir. 
Bu olaylar benim hayatımda yaşadığım ilk büyük toplumsal olaydı. Türkiye içinde ilk ve tek büyük işçi hareketi olmuştur.

Benim doğdum yıldan 31 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu, Atatürk öleli 16 yıl, İkinci dünya savaşı biteli 9 yıl geçmiş, Kore savaşı 1 yıl önce sona ermişti. ( bu arada bayağı eski sayılırım herhalde )
Boğaza buz kütlelerinin geldiği,  6-7 eylül olaylarının olduğu günlerin taze anılarını dinler , 1960 ihtilalini duyardım. 1961 idamlarını hatırlıyorum. Hayat mecmuasından takip etmiş , radyolardan dinlemiştim.
1968 dünya gençlik hareketlerini gazetelerden takip etmiş , Türkiye deki 6.filo olaylarını yerinde görmüş ve yaşamıştım. Ama 15-16 Haziran 1970 işçi olayları ;  içinde olduğum , an ve an yaşadığım büyük kitlesel bir olaydı.

12 Mart Muhtırası ertesindeki gelişmeler sonrası , Toplu iş Sözleşmesi , Grev ve Lokavt Yasası ve de Sendikalar Yasası 'nde yapılan düzenleme ve değişikliklerle işçilerin  " sendikalı olma ve sendika seçme özgürlükleri " kısıtlanmış oldu...Ve huzursuzluklar başladı pek çok fabrika ve iş yerinde !
Nihayetinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 'ın onayı ile yasa 11 Haziran 'da yürürlüğe girdi. Bu yasa tamamen Türek-İş 'ten DİSK 'e işçi transferinin önlenmesini amaçlıyordu.

O yıl , Otosan ‘da öğrenci- çalışan olarak 2 nci dönem yılımdı. 
Ve o yıllar Süleyman Demirel ' in " yollar yürümekle aşınmaz " dediği yılların takip ettiği yıllardı.....
15 haziran günü pek çok iş yerinde işçilerin protesto direnişi yaptığını, işi bıraktığını  Anadolu yakasında ve karşı yakada yürüyüşler yapıldığını duyduk. İşçiler , kendi aleyhlerine olduğunu söyledikleri çıkartılan kanunları protesto etmek için gösteriler yapmışlar ve yapmaktaydılar.
Olayların ilk günü olacak olan 15 Haziran 1970 akşamı bakanlar Kurulu o geceden itibaren 60 gün süre ile " sıkıyönetim " ilan etti...

Olayların 2 nci günü yani 16 Haziran 1970 günü , sabah iş başı yapıldığında tüm işçilerin yürüyüşe gideceği , iş yerinin izin verdiği söylendi ve işçiler bahçede toplandılar. 
Yanlış hatırlamıyorsam yönetici ( Ahmet Binbir bey olabilir ) işçilere nasihat ve itidal konuşmaları yaptı . İşçilerin Otosan ‘ı layıkıyla temsil edeceklerini beklediği mealinde bir söylevdi hatırladığım kadarı ile….  Ben de yürüyüşün Kartal’a doğru D750  ( E5 ) üzerinde olacağını duyunca hem gezme olsun hem de çoşkulu kalabalığın duygularına ortak olma yapılan haksızlığı protesto etmek amacıyla onlara katıldım ve yola çıktık. Tam bir piknik havasında marşlı şarkılı bir gezi idi.  Sanırım Bostancı tünelini ( o zamanlar Ankara asfaltı dediğimiz E5 altıntepede tünelden geçiyordu. Şimdilerde yan yol oldu  ) ve K.Yalı ‘yı geçtikten sonra dinlenme molası verilmiş yolun sol tarafında küçük bir vadiden su falan içmiştik. Yollar tamamen kesilmiş karşı taraftan gelen araçlardan da işçileri tesci edici tezahüratlar yapılıyordu. Yolda bize Java , Otoyol, Singer , Dragos Tekel işçileri ve benzeri fabrika işçileri de katıldılar.         ( O zaman grup biraz agresif olmaya başlamıştı. )
Gidilen yer Kartal Soğanlık denilen yerde Pendik istikametinde yolun solunda kalan ve Süleyman Demirel’in kardeşi olduğu söylenen Ali Demirel’in fabrikası HAYMAK idi. Haymak işçileri Grev yapmışlar ve işveren  " Grev kırıcı "  çalıştırıyormuş ! 


 


Burada toplanılıp protesto yapılacak oradan da geri dönülecekti benim bildiğim kadarıyla. 
Haymak önüne geldiğimizde on binlerce işçi olmuştu. Saat 13 ya da 14 idi. Öğlen molası verilmişti . Otosan , kendi işçilerine kasalı bir transit ile köfte ekmek göndermişti Otosan’ dan.
Bir an bir uğultu oldu Pendik tarafından Gebze ‘den yola çıkan ( içlerinde Arçelik fabrikası işçilerinin de olduğu) büyük bir işçi grubu geliyordu. İki grubun birleşmemesi için araya asker girdi. Süngü takılmış tüfekleri ellerinde , hafif aşağı eğilmiş vaziyette duruyordu. Önde kadın işçiler Türk Bayraklarını kendilerine siper ederek koşmaya başladılar, asker çaresiz çekildi ve iki grup kucaklaştı. Şarkılar , protestolar ,bağırışlar , sloganlar derken , o an bir iki el silah sesi duyuldu ! 
Bağırış çağırış …… “Ali Demirel’in grev kırıcı adamları arkadaşları vurdu “ sesleri arasında o binlerce işçi galeyana getirildi ve Haymak’a saldırdılar. 




Otosan işçisi karşı tarafta öğlen yemeğini yemekte idi.  Fabrika birden talan edildi, kırıldı döküldü. Ben hayatımda böyle bir şey görmedim. Olaylar yatıştıktan sonra Avrupa yakasında ‘da olaylar olduğu tüm işçilerin Taksim’de buluşmak üzere yola çıktığı söylendi. On binlerce işçi ( sonradan 70 bin telaffuz edildi ) Ankara asfaltından Kadıköy ‘e doğru yürüyüşe geçti. Yollarda araçlar kenara park etmiş , yolcu otobüslerinden işçilere sular verilmeye başlanmış , trafik tamamen işçilere terk edilmişti yolda…. Maltepe Tugay yolundan yürüyüşle Bağdat caddesine çıkıldı. Halk evlerine bayrak asmaya başladı. Oradan bize ( kerhen ) destekler, işçilerden oraya kötü sözler… 
Derken Kızıltoprak üzerinden Fenerbahçe Stadı önünde Yoğurtçu köprüsü önüne gelindi. ( yalnız burada şunu belirtmeden edemiyeceğim işçilerin çoğu iş tulumlu idi bizimkilerde de arkada Otosan yazıyordu ancak arada işçi olamayacak kadar farklı görüntüde adamlar ve gençler de vardı ) . 
İşçilerin amacı , Kadıköy iskelesinden vapurlara binmek, bir grupta Haremden karşıya geçmek Avrupa grubu ile buluşmaktı sanırım. 



İşte ne olduysa burada oldu ! Köprü üstüne barikat kuran Fruko ‘lar  ( o zamanlar  biz öğrenciler “ fruko “ şişesine benzettiğimiz toplum polisine öyle derdik. Fruko kamyonetine yandan konan fruko kasaları gibi yan tarafta yana doğru bakar pozisyonda oturdukları kamyonları vardı. O beyaz şapkaları ile tıpkı fruko şişesi gibiydiler ! ) 
İşçileri engelleyip dağıtmak istediler ve büyük bir arbede yaşandı. Hatta köprü üzerinde bir polis kamyonu içindekilerle beraber devrildi . Polisler Kurbağalıdere’ ye düştüler mi bilmem. Bir otobüste ateşe verildi. Polis silah kullandı yaralananlar oldu ortalık karıştı. Fakat polis Altıyol ‘a oradan da Kadıköy iskelesine doğru kaçtı. İşçiler de arkadan….İskele meydanına doluşuldu. Vapurlar , deniz taşımacılığı durdurulmuştu. Rıhtıma doğru dönmek isteyenlerin karşında asker vardı. Tam kaymakamlığın önünde idim. Çarşıya doğru olan ortadaki parkta! Büyük bir kargaşa vardı. Polis Kaymakamlığın üstünden mevzilenmişti. O zamanlar Kadiköy Emn. Md.lüğü kaymakamlık binasının alt katında yan tarafında idi ve arabaları da orada idi. Bir iki araç ters çevrildi falan. Asker geldi park ile iskele otobüs durakları arasına ana yola yerleşti. Safta dizildiler. İşçiler “ordu – işçi el ele “ sloganı atmaya başladılar. Albay olduğunu sandığım bir subay megafonla dağınılmasını istedi. Olaylar tırmandı asker havaya ateş etti karışıklık oldu , ancak polis işçilere ateş etmeye başladı ve kan gövdeyi götürdü. Subaylar askerin ateş etmemesi için uğraştı. Asker hep havaya ateş etti. Ben işte o anda çarşının oradan Osmanağa cami önünden kaçmaya başladım. Asker ve polis işçi avına çıkmıştı. Kaçan kaçana ! Yalı Çiftliğinin sokağından “ Aynalı fırına “  girip saklandım. Silah sesleri geliyordu. Saat 19 – 20 civarıydı. Beni fırıncılar epey tuttular orada. Çay ve kuru pasta verdiler. Akşam olunca eve gittim.


( Sonradan öğrendiğimde 3 işçi 1 polis bir de Fenerbahçe işkembecisi sahibi ölmüş.)
Aynı saatlerde Avrupa yakasındaki işçilerin Taksime geçmemesi için her iki haliç köprüsü açılmış.
Anadolu ‘dan gelecekler ise Kadıköy – Üsküdar ve Harem civarında durdurulmuşlardı.
Akşam sıkıyönetim ilan edildi. İstanbul ve Kocaeli yönetimi askere devroldu.

Ertesi günü Otosan’a gittiğimde ( sonradan öğrendiğimize göre tüm fabrikalarda da olduğu üzere ) fabrika asker tarafından kuşatılmıştı. Hatta bir de tank vardı otoparkın oradaki dış kapının önünde ! İş başı yaptıktan sonra asker ve sivil polisin soyunma odalarında arama yaptığını duydum. Daha sonraları bazı işçiler işten çıkarıldı galiba.
Anadol şanzıman toplamada bir deli Varol dedikleri işçi vardı o da yok olmuştu !


Ancak, Otosan işçisi tüm bu olaylarda hiçbir zaman  aktif rol oynamadı. Çoğu işçi Kadıköy civarından evlerine doğru gittiler. İşçilerimizin büyük çoğunluğu Hasanpaşa, Fikirtepesi, Göztepe, Acıbadem, Kadıköy ‘de otururlardı. Hepsi çok önceden dağılmışlardı. 
O zamanlar Otosan’da 4-5 servis otobüsü vardı. ( bir de mavi renkli Manda arabası dedikleri Otosan imalatı otobüs vardı ) Onlarda o zamanlar köprü olmadığı için fabrikanın önünden direk E5 e çıkar ve bir Acıbadem , bir Üsküdar , bir Göztepe bir de karşıya Hasanpaşa’ ya geçerlerdi.

Tabii daha sonra DİSK ve DİSK 'e bağlı sendikaların çoğunun yöneticileri Sıkı Yönetim Mahkemelerince tutuklanarak yargılanıp hapse atıldılar.

CHP Anayasa Mahkemesine başvurarak , konu yasanın iptalini sağladı ama iş işten geçmiş ok yaydan fırlamıştı.....Hızla 12 Mart ' a ilerliyorduk !






NOT : Aşağıdaki yazıda ; benim daha önceleri bu yazımı “ Otosan Grubumuz “da paylaştığım zamanda Otosan ‘lı bir bayan arkadaşımın yaptığı yorum var ! Aynen aktarıyorum…….

** - Arkadaşım kalemine sağlık. Olayları çok net ve çok güzel anlatmışsın. Beni de 1970 yıllara götürdün. O olayları ben de Kadıköy’de yaşadım.
O gün sabahtan yarım gün izinliydim. Öğlen saat 12.00 gibi işe gitmek için Üsküdar'dan Kadıköy otobüsüne binmiştim. Haydarpaşa Numune hastanesi önüne geldiğimizde trafik tıkandı . Herkes otobüsten inmeye başlayınca ben de indim ve herkes gibi yürüyerek iskeleye doğru yürümeye başladım. Yürüdükçe bir anormallik olduğunu hissetmeye başladım. Akın akın insanlar iskeleye yürüyordu. Kamyonların üzerinde Üsküdar Reci sigara fabrikasının işçileri ve ellerinde pankartlarla slogan atıyorlardı. İskeleye geldiğim de şimdiki Haldun Taner Tiyatrosunun olduğu yerde sebze hali vardı ( sebze meyve kasaları dışarıda üst üste dururdu). Tüm sebze ve meyve sandıkları işçiler tarafından talan edilmiş meyve sebzeler yerlere saçılmış vaziyetteydi. Süngülü askerler orada siper almış bekliyorlardı. Kadıköy mahşer yeri gibiydi.. Elleri sopalı adamları ve kaçışan insanları görünce ben de kaçmaya başladım ama nereye gideceğimi bilemiyordum Otobüsler çalışmıyordu. Aklıma birden vapura binip karşı tarafa geçmek geldi ama vapurlar da çalışmıyordu. İnsanların çoğu vapur iskelesine sığınmışlar fena olanlar, bayılan insanlar çoğunluktaydı. 2 yolcu vapuru iskeleden birkaç metre açıkta içinde yolcularla bekliyordu. O arada aklıma fabrikaya telefon edip durumu izah edip gelemiyeceğimi söylemek geldi. Vapur iskelesindeki jetonlu telefonla fabrikayı aradım. Kulakları çınlasın T……. abla (T.S) sakın gelme burası da çok karışık işçi yürüyüşü var , panzer falan geldi deyince olayın vahametini daha da iyi anladım. Aklıma ilk gelen Moda’da bir akrabama gidip olaylar yatışıncaya kadar orada zaman geçirmek oldu. Akşam üstüne kadar orada zaman geçirdim. Daha sonra olaylar yatışmıştır diyerek oradan ayrıldım ama maalesef olaylar hala devam ediyordu….
Tüm dükkanlar kepenklerini indirmiş ve bayraklar asmışlardı. Bahariyeden altıyola inmek mümkün değildi. Bağrışmalar, koşuşmalar, askerler, silah sesleri, yaralananlar falan çok ürkütücüydü. Eve gidebilme yolları arıyordum. Zor şartlar altında çarşıya inebildim ama daha kötü bir kargaşanın içinde buldum kendimi. Ne yapacağımı bilemezken birinin kolumdan tuttuğunu hissettim o an çok korktum dönüp baktığımda kolumu tutanın Kadıköy’de çarşı için de eczaneleri olan ilkokul arkadaşım olduğunu görünce sanki dünyalar benim oldu “burada ne işin var” dedi ve beni hemen eczanelerine aldı. Bir sürü insan oraya sığınmıştı. Çok yaralı vardı . Birkaç yaralıyı da pansuman yapılması için oraya getirenler oldu. Fenerbahçe işkembecisinin vurulduğunu da orada öğrendim.
Daha sonra saat 19.00 gibi arkadaşımla birlikte zor şartlar altında ara sokaklardan Acıbadem yoluyla yürüyerek evimize ulaşabilmiştik. 70 işçi hareketi benim de hayatım boyunca unutamadığım bir olaydır ! **






Tüm bu olaylar sonrası ; 
15-16 Haziran olaylarından yaklaşık 9 ay sonra …… Yıl 1971..... 12 Mart muhtırası verildi. İstanbul ‘da hala sıkıyönetim devam ederken ....Faik Türün İstanbul sıkıyönetim komutanı……. Başbakan ‘da Nihat Erim iken .

( Faik Türün daha sonraları 12 mart döneminin işkencelerinin yapıldığı “Ziverbey Köşkü” ile anılır. Nihat Erim ‘de Dev-genç ‘in ölüm listelerine girmişti ve çok sonraları öldürüldü.)











10 Mayıs 2016 Salı

KADIKÖY ALTIYOL ' DAKİ ERMENİ RAHİBE MANASTIR VE OKULU

BEYOĞLU ANARAD HIĞUTYUN ERMENİ KATOLİK RAHİBELER MANASTIR VE MEKTEBİ VAKFI ‘na ait 
KADIKÖY ANARAD HIĞUTYUN KATOLİK RAHİBELER OKULU ..........( NAZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ )




Kadıköy Altıyol ‘da Ali Suavi sokataki  Surp Levon Ermeni Katolik Kilisesi'nin yakınında, Nihal Sokak'ta kurulan Anarad Hıgutyun Ermeni Okulu 1902 yılında Ermeni ustalar tarafından yapılmıştır….. Giriş katla beraber dört katlı taş bir bina olan yapının geniş bir de bahçesi vardır. Binanın zemin karoları ve merdiven mozaikleri hala eski orjinalliğini korumaktadır. En üst katta tiyatro salonu yapılmıştır.
Okul ,1909 yılında eğitim ve öğretime başlamış , 1980 yılına kadar rahibe okulu, daha sonra anaokulu ve ilkokul olarak hizmet vermiştir. 1961-64 yılları arasında 104 öğrencisi olduğu bilinen okulun , 1987 yılında çocuk sayısı azaldığından okul kapandığında, yaklaşık 80 öğrencisi varmış. Öğrencilerin bir kısmı Aramyan Uncuyan'a , bir kısmı ise diğer devlet okullarına geçmiştir.



Beyoğlu Anarad Hığutyun Ermeni Katolik Rahibeler Manastır ve Mektebi Vakfının tapulu  malı olması nedeniyle uzun süre atıl kalmış , terk edilmiştir. 2004 yılında Türkiye Cumhuriyet 'i AB 'ne uyum yasaları çerçevesinde azınlık mallarıyla ilgili yasayı değiştirince , kiralanarak 
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi adı ile kültür, sanat ve eğitim merke­zi haline getirilmiştir….
Bahçesi ve alt katı çay bahçesi olarak kullanılmakta , ikinci katı ise restaurant olarak hizmet vermektedir....3 ncü katta idari bölüm ve sanat çalışmalarının yapıldığı atölyeler vardır....




 

Bina , Osmanağa Ma­hallesi , Ali Suavi Sokak (Sanatçılar Sokağı), No: 7 Bahariye, Kadıköy adresin­de bulunmaktadır.










 
 
                




5 Mayıs 2016 Perşembe

KİTAPLARIN ÖLÜME MAHKUM EDİLDİĞİ GECE ! (22 Mayıs 1971 )

Arama Sonuçları



Kitapları da vururlar !

Yıl 1971….. Mayıs ayının son günleri ………12 Mart muhtırası daha yeni verilmiş.

15-16 Haziran olaylarından yaklaşık 1 sene sonra ……İstanbul ‘da sıkıyönetim var.
Faik Türün İstanbul sıkıyönetim komutanı……. Başbakan ‘da Nihat Erim .
( Faik Türün daha sonraları 12 mart döneminin işkencelerinin yapıldığı “Ziverbey Köşkü” ile anılır. Nihat Erim ‘de Dev-genç ‘in ölüm listelerine girmişti ve çok sonraları öldürüldü.)



Vehbi Ersan ‘ın kitabında da ( 1970 ‘lerde Türkiye Solu ) anlattığı gibi   ;
“ Üniversitelerde kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) içinde toplanan gençlik, TİP’in ‘reformist’ olduğunu düşünüyor ve aktif örgütlü mücadeleyi öneren MDD ( Milli Demokratik Devrim ) saflarına akıyordu. 1969’daki kurultayda FKF, Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu adını aldı ve Türkiye devrimci hareketine bugüne dek ulaşan birikimler bırakan Dev-Genç kurulmuş oldu. Dev-Genç içinde sürdürülen mücadele, kısa sürede öncülerini yaratmaya başladı: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Cihan Alptekin, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir ve İbrahim Kaypakkaya gençliğin MDD temelinde ardında kümelendiği isimler oldu. THKO ve THKP-C, bu mücadeleden doğan iki ana akım olarak kendilerinden sonraki sosyalist mücadeleyi de belirledi. MDD tezine göre Türkiye emperyalizmin etkisinde, feodal yanı ağır basan bir yarı-sömürgeydi ve bu nedenle sosyalist devrimden önce demokratik bir devrim yapılması gerekiyordu. Bu anti-emperyalist, anti-feodal ve işbirlikçi burjuvaziye karşı olan ‘milli’ bir devrim demekti ve Kemalistlerle ittifak yapılmasını gerektiriyordu.
1970 yılında Mahir Çayan önderliğinde Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/ Cephesi (THKP/C), 1971 yılında Deniz Gezmiş önderliğinde Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), 1972 yılında ise İbrahim Kaypakkaya önderliğinde Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist (TKP/ML) kuruluşunu ilan etti."



( 12 Mart 'ın hemen ertesinde 16 Mart 1971 salı günü Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan yakalandılar...)

O zamanlar , her yerde aranan dev-genç ve dev-sol elemanlarının resimleri asılmıştı.
İsrail başkonsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması ile oluşan gelişmeler sonucunda , İstanbul’u yöneten ( nokta trafik polisleri bile askerdi ) Sıkıyönetim komutanlığı , 22 Mayıs günü aniden bir bildiri yayınladı. 
        “ O günün gece yarısından itibaren İstanbul’da 15 saat sokağa çıkma yasağı “ ilan edildi.



Kimse sokağa çıkmayacak , bütün İstanbul sokak – sokak , ev - ev  THKPC ‘li ve
Dev-Genç ‘li  aranacaktı ! Daha sonraları “Fırtına-1 “ denilen bu operasyona “Balyoz Harekatı “ da denilmişti. Ve harekata 25 bin asker ve polis ’in katıldığı söyleniyordu basında.
Aramalara , apt. sorumluları ve bazı bölgelerin muhtarlık görevlileri de katılacaktı mecburen.
Sanırım bazıları jurnalleyecekti bazı evleri....





Yasak başlayınca İstanbul ‘da hayat durmuştu. Hava alanı Yeşilköy ( Atatürk Havaalanı ) bile uçuşa kapatılmış. Otobüs – vapur seferleri yasaklanmıştı.
Dışarı çıkanlar ya tutuklanacak ya da ateş edilecekti.

Hakikaten akşama doğru yollar tenhalaşmaya bazı noktalara askeri araçlar hatta tanklar yerleşmeye başladı. Gece olunca Kadıköy meydanında kimseler kalmamıştı . Arkadaşlarla Altıyol 'dan aşağıya iskeleye doğru yürüyorduk. Bir subay bizi ikaz etti “ gece yarısı olmadan evinize girin ! “ Rıhtıma doğru yürüdük. Rıhtımın sonunda Haydarpaşa köprüsü üstünde Askeri Jemseler sıralanmıştı. Rıhtım Reşit efendi sokaktaki evimize gittim. Herkes camlardan merakla bakıyordu.
           
Babam eve akşam erken geldi. Kaymakamlıktan bir arkadaşı ” anarşist arıyorlar ama yasaklı kitap vb. bulurlarsa da tutuklayacaklarmış “ diye tembihlemiş. Bize “sizde öyle kitaplar var mı ? “ diye sordu . Biz de bazı kitaplarımız olduğunu söyledik.
Ağabeyimle beraber ne kadar kitap varsa baktık ve uygun olmayanları imha ettik , bazılarını da yatak odasında yatağın altında döşemenin altına gizlemiştik. Benim pek çok Rus edebiyatı kitabım , felsefe yazarları  ile ilgili kitaplarım imha edildi….Aziz Nesin, Nazım Hikmet, vb…kitaplar ile beraber…..Hatta ağabeyim anı olarak tuttuğu defterini bile yaktı !
Ben bir kaç gece evvel Altıyol 'da Opera sineması önünde sinemadan çıkanlara          " işçi köylü gazetesi " dağıtılmıştı......Evde de bir kaç baskı vardı. Tabii hepsini yaktım !

Gece yarısına doğru araç sesleri duyduk sokağın başına Jemseler geldi…Subaylar askerlerle beraber evlere dağıldılar…Meraklılar camlardan sarkarak hangi eve, kimlere girdiklerine bakıyorlardı…Ama , ev sektirmece olmadı hiç tüm evler arandı…Bir zaman sonra bir subay ve iki er bizim kapıyı çalıp eve girdiler. Erlerde ve subayda silah vardı ! Oldukça mütecaviz idiler. Subay  , babamdan herkesin antrede toplanmasını istedi.       Sonra bize ( ağbim - ben ve ablam ) “komünist yayınız , yasaklı kitabınız,vs. var mı ?” diye sordu ! Biz yok dedik. Erler odalara girip evi didik didik aradı.. Ödümüz patlamıştı. Neyse bir şey bulamadılar, sonra subay biz gençlere kısa bir nasihat çekti ve bir de gözdağı verdi .... Arkasından gittiler .

Bu aramalar sabah oluncaya kadar devam etmiş….Daha sonra okuduğuma göre      o gece İstanbul 30 -35 bin subay, er ve polis tarafından didik didik ,karış karış aranmış ! Tabii muhbir vatandaşlar da bu solcu avına destek vermişler ..



O gün İstanbul ‘da binlerce yasaklı , Sıkıyönetim Komutanlığınca beğenilmeyen ne kadar kitap bulundu ise yakılmış…...Genç insanlar tutuklanmış . ( Tabii insanların korkarak önceden yok ettiği kitaplar da var )

Daha sonra 23 Mayıs 1971 de  başkonsolos Efraim  Elrom,  Nişantaşında bir evde, ağzı bantla kapatılmış, başından kurşunlanmış bir şekilde bulundu.

İşte böylesine bir , Mayıs gecesi yaşadı 70 ‘lerde Türkiye ve İstanbul !


Sonra neler mi oldu ?


               Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 9 Ekim 1971'de TCK 'nın 146/1 maddesi uyarınca idam cezasına çarptırıldı.  
Mahkeme kararı;
"Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Mahkememiz Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın tamamını; bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya cebren teşebbüs suçunu işlediğinizi sabit gördü. Türk Ceza Kununun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezası ile tecziyenize karar verdi. Hüküm bir hafta içinde kabulu temizdir, tutukluluğunuz devam edecektir. "
şeklinde idi.... 

       Mahir Çayan ve arkadaşları bu idamları engellemek için Sinop'taki NATO radar üssünün üç yabancı personelini rehin aldılar. Ancak Tokat'ın Kızıldere köyünde güvenlik güçlerince kuşatıldılar. 1972'nin 30 Mart'ında on bir kişiden onu katledildi. ( O gün o müthiş müsadereden nasıl olduysa canlı kurtulan - samanlıkta saklanarak - şimdilerde HDP milletvekili ! )
İki ay geçmeden Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan ile Yusuf Aslan'ın hiç kimseyi öldürmediği halde idam cezası alması sol-sosyalist kesimlerde derin üzüntü yarattı.
 TKP/ML kurucusu İbrahim Kaypakkaya ise yakalandıktan sonra 1973 Mayıs'ında işkence altında öldürüldü. 


 

7 Nisan 2016 Perşembe

Kadıköy 'ün Faytoncuları vardı bir zamanlar...

Kadıköyün Faytoncuları ve Fayton Tamircileri

Çocukluğumun sisli anılarından delikanlılığımın berrak anılarına geçtiğim yıllardan kalan hatırlar bulvarında Kadıköy iskelesindeki faytonları faytoncuları hatırlarım..... Kadıköy 'e Kum burnuna gezmeye ya da İnci Gazinosundaki eğlence gecelerinden dönüşte babamın bizi gezme olsun diye bindirerek Misak-ı Milli sokaktaki evimize getirdiği faytonları ya da Haydarpaşa Garından kısa yolculuklar sonrası eve gitmek için bindiğimiz faytonların keyfini unutmak ne mümkün !
Tabii bir de odun - kömür alımlarında veya küçük eşya taşımacılığında kullandığımız at arabalarını da unutmamak lazım......
Fayton , at arabası olunca bunların tamir ,yedek parça , aksesuarları için de bir yerler olması gerekmezmi...Hele atların koşumları , nalları nallanmaları , bir takım aksesuarları , yemlikleri samanları , vb. şeyler....
İşte Hasanpaşa daki at arabası / fayton sanayii böle-gesi haricinde Kadıköy Rasimpaşa mahallesinin Rıhtıma , çarşıya yakın sokaklarında ( Tayyareci Smisokak , Yoğurtçu Şükrü sokak , Başçavuş sokak , Mühürdar Fuat sokak ) at arabası 7 fayton tamircileri , araba aksesuar ve yedek parçacıları , At koşumcuları ve at yemcileri dükkanları vardı....O bölge saman , at , meşin , yanık vb. kokusundan belli olurdu...