Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Fotoğraflar

Fotoğraflar

8 Ocak 2016 Cuma

MAZİSİNDE TARİH YATAN BOĞA HEYKELİ


KADIKÖY 'lülerin  BOĞASI





Boğa heykeli deyince akla , hemen Kadıköy gelir..

Heykelin tabii ki eski bir geçmişi , nerede yapıldığı , nerelere taşındığı vs. bir hikayesi vardır. 
Ama, çoğu Kadıköy 'lü bununla fazla ilgilenmez. Onun için bu Boğa Heykeli Kadıköy 'e adeta gökten inmiştir , ve O hep oradadır....
O  hep Kadıköy 'lüdür. Genç kuşak doğduğundan beri O oradadır !O Kadıköy 'ün sembolüdür !


Bense onu Kadıköy 'de eskiden Kaymakamlık dediğimiz binanın önünde ve yan tarafında olmak üzere ( iki kez yer değiştirmiştir ) ...

 Avrupa yakasında ise , eskiden Spor Sergi Sarayı dediğimiz ( şimdiki Lütü Kırdar Kongre Merkezi ) salonun önünde görmüştüm....
Ağabeyim ve ablam ise küçüklüklerinde onunla hem spor sergi önünde hem de Hilton oteli önünde resim çektirmişler...

                                                                      
Aslında Boğamızın çok eski ve çok uzun olduğu kadar biraz da karışık bir hikayesi var.
Boğamız ne İmparatorlar , ne şansölyeler , ne padişahlar , ne Osmanlı paşaları görmüş o gezgin ömrü boyunca! Ne çok yer gezmiş..
Kardeşi / arkadaşı diğer boğadan ayrı düşmüş ..

Anlatılanlara göre , Boğamızın iki farklı hikayesi mevcut ;


* Birinci anlatı ; 


Fransa ve yeni kurulan Almanya birliği arasında sorun olan Alsace - Lorraine bölgesi için yapılan çatışmaların en sonuncusunda bölgeyi büyük bir zaferlere Fransa 'ya katan Fransızlar  1864'de Paris'te heykeltraş İzidor Bonhevr tarafından yapılan bu boğa heykelini , Fransız gücünü Almanlara göstermek için bölgeye  Almanya topraklarına bakacak şekilde yerleştirmişlerdir.

Daha sonra , 1870 yılında Almanya bu değerli bölgeyi Sedan Muharebesi ile tekrar ele geçirince Bismarck heykeli ganimet olarak Berlin'e götürmüş ! Osmanlı 'nın  1. Dünya Savaşına Almanya ile beraber savaşa girmesi ile, Boğa heykeli bu sefer yine bir ''güç simgesi'' olarak Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya Alman Kralı II. Wilhelm tarafından 1917 yılında armağan edilmiş.

(kimi kaynaklarda ise , heykelin o zamanki Osmanlı hükümeti olan İttihat ve Terakki Partisine verildiği onların da Enver Paşa 'ya hediye ettikleri şeklindedir.)

* İkinci anlatı ise ; 


1867 Paris Evrensel Sergisi’nde Fransız Heykeltraş Jules Isidore Bonheur’un “Tokuşan Boğa” heykelinin 34,5 x 59 cm. boyutlarındaki bir örneğini gören Sultan Abdülaziz 'in  heykeltraştan bu “Tokuşan / Döğüşen Boğa” heykelinin anıt boyutlarında bir kopyasını yapmasını istediği şeklindedir.

Padişah'ın hayvan heykelleri kolleksiyonunda  24 değişik hayvan heykeli olduğu da kaynaklarda belirtilmektedir.

Her iki ayrı anlatıma rağmen Heykelin sonraki seyri ise tek bir seyir takip eder !

Bu iki anlatımlardan daha bir rağbet gören ve akla yatkın olanı ise İkinci versiyondur ! 

Atlas Tarih’ 'te  "Ferda Çağlayan"  imzasıyla yayınlanan bir yazıda “Kadıköy’ün Boğası ’nın  hikâyesi " anlatılıyor.

Ben bu yazıyı özetle aktaracağım  :

Ferda Çağlayan yazısında , 

" Heykelin yapılmadığı ve kamusal alanda görülmediği Osmanlı’da, 1864 yılında Paris’ten İstanbul’a bu hayvan heykelleri kim tarafından, nasıl ve niçin getirilmiş, şu an bulundukları noktalara ne zaman yerleştirilmişler? Bu durum, ancak Fransızca kaynaklardan yaptığım araştırmalar sonucunda açıklığa kavuştu. "
 şeklinde ifadelerle Boğa Heykelinin ve Abdülaziz 'in diğer sipariş ettiği 23 heykelin araştırmasını yaptığını yazıyor. 

Yazıya devamla ;

"Edindiğim bilgilere göre, kariyeri boyunca hayvanlar konusuna sadık kalan Rouillard’ın aldığı en ünlü sipariş, 1864’te Sultan Abdülaziz tarafından verilendir. 
Sanatçı, sultan için, 24 hayvan heykeli, vazolar ve Beylerbeyi Sarayı ’nın frizlerini hazırlamıştır. Rouillard, bu devasa siparişi yapabilmek için atölyesinde 10 heykeltıraş istihdam eder. Eserlerine katkıda bulunan heykeltıraşların da imza atmalarına izin verir.
Bir başka kaynaktaysa, heykellerin isim listesi, sayısı, katkıda bulunan sanatçıların katılım düzeyi, yapım yılı ve malzemesine dair bilgiler veriliyor. Bu bilgilerden hareketle, bahsedilen heykellerden 22’sini tespit ettim. 6’sı mermer, 12 heykel, ilk mekanları olan saray bahçesindeki yerlerini koruyor. Diğer heykel ve vazolarsa farklı yerlere dağılmış. Kimi Dolmabahçe Sarayı Hasbahçesi’nde, kimi Yıldız Şale’de...
Abdülaziz’in heykel yaptırarak bu konudaki ısrarını sürdürmesini, sanata düşkünlüğünün (resim yapıyordu) ve topluma heykeli benimsetme çabasının bir sonucu olarak yorumlamak mümkün." 
Yazar, Abdülaziz 'in heykele ve sanata düşkünlüğünü anlattığı satırlardan sonra devam ediyor :
" Kadıköy’ün simgesi haline gelen ve Boğa Heykeli olarak tanımlanan, orijinal ismiyle Dövüşen Boğa heykelinin saray dışına nasıl çıktığı bilinmese de, Yıldız Sarayı bahçesinden sonra ilk görüldüğü yer Bilezikçi Çiftliği’dir. Münevver Ayaşlı ‘Dersaadet’ adlı kitabında Bilezikçi Çiftliği’yle ilgili şu bilgileri verir: (Enver Paşa’nın memleketten firarından sonra , güzelim çiftliği Mahmut Muhtar Paşa satın almıştı . Çiftlik Karadeniz’e kadar iniyordu. Çiftliğin çok güzel ormanı gibi gayet güzel ve şirin bir çiftlik evi ve çok kıymetli bronz heykelleri vardı. Bilhassa at, boğa, geyik heykelleri müstesna güzellikteydi.)
Bu heykeller sonraki yıllarda Feneryolu’ndaki Gazi Ahmet Muhtar Paşa Köşkü’nün bahçesinde, daha sonra ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa’nın 1897’de Rum asıllı Dimitri Veldemi’den satın aldığı ve 1956’ya kadar ailenin mülkiyetinde kalan Mermer Köşk’ün bahçesinde görülür.
Mermer Köşk kamulaştırılarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildikten sonra mirasçıları tarafından köşkün eşyaları satışa çıkarılır. Köşkün bahçesinde yapılan müzayede de at heykeline Hacı Ömer Sabancı ile Vehbi Koç talip olur. Yaşanan çekişme sonucunda heykel Hacı Ömer Sabancı tarafından satın alınır ve Emirgan ’daki köşkün önüne yerleştirilir. At heykelini alamayan Vehbi Koç ise mezattan geyik heykeli satın alır. Bu heykel de Taksim Elmadağ ’daki Divan Oteli önüne yerleştirilir. Bu iki heykel büyük olasılıkla Feneryolu’ ndaki Gazi Ahmet Muhtar Paşa Köşkü’nden Mermer Konak’a taşınmış olmalı.
Ancak boğa heykelinin Mermer Konak’ın bahçesinde olduğunu gösteren bir fotoğrafa, bilgiye rastlanmıyor. Boğa Heykeli’nin kamusal alanda ilk görüldüğü yerse 1950-69 arası Harbiye’deki Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin Taksim’e bakan cephesi, önüdür. 1969’daysa Kadıköy Belediye Başkanlığı ’nın önüne taşınır. Daha sonra heykel Belediye Başkanlık binasının yanı başındaki Etibank binasının önüne kaydırılır. Son olarak ise 1987’de Kadıköy Altıyol kavşağındaki bugünkü yerine yerleştirilir."

İşte buradaki anlatımda olduğu şekliyle, ben de arkadaş çevremde ısrarla belirttiğim gibi boğanın ilk yerinin Kaymakamlık önü olduğunu ve daha sonra caddenin karşısına Kaymakamlığın yan tarafına konduğunu hatırlarım.

Boğamızın imalat ve seyahatlerinde hem fikir olunan bilgileri sıralarsak;

1- Boğa heykeli Fransız heykeltraş Jules Isidore Bonheur tarafından sipariş üzerine yapılmıştır.


Boğanın (34,5 x 59 cm. )ebatlardaki modeli


2- Yapım tarihi 1864 tür.. heykelin kaidesinin ;
sağ kenarında " Fdupar  Vor THIEBAUT Paris 1864 " 
sol kenarında “ P. Rouillard Dir , ISIDORE BONHEUR-Paris 1864” yazmaktadır.





3- Jules Isidore Bonheur’un “Tokuşan Boğa / Döğüşen Boğa” heykelinin “Kükreyen Boğa” adlı bir kardeşi ( Beylerbeyi Sarayı Bahçesinde ) 
ve bu ikilinin de bir kopyası daha varmış ve onları da Amerikalı Samuel Colt Pomeroy satın alarak Rhode Island’daki Bristol Malikanesi’ne götürmüş... 
( günümüzde Colt Eyalet Parkı olarak )


Kopya boğalar ( kükreyen & döğüşen ) Amerikadaki yerlerinde 


4- “Tokuşan / Döğüşen Boğa” ve “Kükreyen Boğa” heykellerinin eşi olan “Kükreyen Boğa” heykeli Beylerbeyi Sarayı ’nda Büyük havuz’un yakınındadır.


Boğamızın ikiz kardeşi kükreyen boğa Beylerbeyi sarayı bahçesinde....


5- Boğamızın figürü  antik Yunan  figürü olarak kabul edilir...




6- İstanbul 'da ilk görüldüğü yer Yıldız Sarayı Bahçesinde Şale Köşkü önüdür. 
( Yıldız Park Şale Köşkü )






7- Daha sonra Enver Paşa İttihak ve Terakki Osmanlıda başa geçince , Enver Paşa ve Naciye Sultan 'ın sahibi oldukları " Bilezikçi Çiftliği " 'nde  yer almıştır.
(Heykelin 1 nci versiyon anlatımı herhalde bu yüzden ortaya çıkmış olabilir ! )

8- Bilezikçi çiftliğini satın alan Ahmet Muhtar Paşa 'nın Feneryolu 'ndaki   köşkünün bahçesinde bir süre misafir edilmiştir.

9- Ardından , Ahmet Muhtar Paşanın oğlu Mahmut Muhtar Paşa nın Moda 'daki Mermer Köşkün bahçesinde 1950 lerin başına kadar ikamet etmiştir.
  
10- Bu köşkün MEB tarafından kamulaştırılmasına müteakip eşyalar mirasçılar yoluyla müzayedeye çıkarılınca Heykel de bir süre sonra (1950) eskiden adı Spor Sergi Sarayı olan şimdiki Lüfü Kırdar Kongre Merkezi 'nin önündeki merasim alanında ortaya çıkar.





11- Ne olduysa bir süreliğine 1953 yılında yeni yapılan Hilton Otelinin önüne konulur..

Boğamız Hilton Oteli önünde ...... ( Annem - dayım - ağabeyim ve ablam ile )


12- 1960 yılları başında tekrar Spor Sergi Sarayının önüne gelir...


İntenette dolaşan bu fotoğrafta görüldüğü gibi Boğamız tekrar Spor Sergi Sarayı önünde


13- Boğamız burada da fazla duramaz ve Sergi Sarayının önünden tekrar alınarak Taksim Gezi Parkı 'nın Divan Oteli ne bakan kavşağının köşesine kondurulur.

Boğamız bir türlü belli bir yerde duramamış oradan oraya sürüklenmiştir. Artık o da kalıcı bir yer istemektedir herhalde ! Ve en nihayet KADIKÖY 'e gelir... Ama orada da dolaşmak vardır kaderinde .


14- 1969 yılında Kadıköy Kaymakamlığı önüne yerleşir.








15- Kısa bir süre sonra oradan alınarak Kaymakamlığın yan tarafına caddenin karşısına Benzincinin arkasındaki Eti Bank idaresinin önüne konur ! 




16- Uzun bir süre orada kaldıktan sonra yine ortadan kaybolur kısa bir süre ...


17- Vee son olarak 1987 senesinde Altıyol Meydanında şimdiki yerine konur !




Artık bir yere gitmesin . " Tanrı Boğamızı Korusun ! "



Ben , Boğamızın ilk Spor Sergi  ve  Hilton macerasını aile fotoğraflarımdan gördüm. 
Ama Spor Sergi Salonu önündeki son gelişini ve Elmadağ köşesindeki duruşunu iyi kötü hatırlıyorum. 
Kadıköy macerasında da Kaymakamlığın tam önüne konduğunu biliyorum..Daha sonra Kaymakamlığın yanına geçirilmesi..... bir süre kayboluşu ve 
Altıyol Meydanı düzenlenmesi sonrası nihai yeri Altıyol 'a gelişini bir KADIKÖY 'lü olarak yaşadım !


Kimilerine göre "Tokuşan Boğa " kimilerine göre " Döğüşen Boğa " isimleri ile anlatılan boğa ise bizim "KADIKÖY BOĞAMIZ " dır....



Boğamız Yılbaşını karşılıyor.....




Kadıköy 'lülerin , Kadıköy'e gelenlerin randevu noktası Boğa Heykeli !




KADIKÖY demek FENERBAHÇE demekse Boğamızda formasını giyer !




 Bir zamanlar Boğasız Altıyol Meydanı



4 Ocak 2016 Pazartesi

KARACAAHMET SULTAN TÜRBESİ (700 yıllık tarih )

"Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi " , İstanbul Üsküdar'da  Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu  Caddesi'nin kesiştiği köşededir.

Türbe , Kanuni Sultan Süleyman'ın Bektaşi tarikatına mensup eşi Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. 


14 ncü yüzyıllarda Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen dervişler görev yeri olarak Batı’ya gönderiliyor ve buralara Osmanlı ‘dan önce yerleşiyorlardı. Yerleşen dervişler, yerleştikleri yerlere isimlerini vermekteydiler. O dönem ( Kostantinopole ) İstanbul’a gelen Eren Baba’nın isminin verildiği " Erenköy " , Kartal Baba’nın  " Kartal " ,  Gözcü Baba’nın "Göztepe " olması gibi... Karacaahmet Sultan da bugünkü  Üsküdar’a yerleşerek dergahını kuruyor, islama hizmet etmeye, kendi düşünceleri doğrultusunda insanları aydınlatmaya başlıyor ve oraya Karacaahmet ismi veriliyor. "Bitlisi 'ye ait bir yazılı kayıtta bahsedilidiği gibi Üsküdar , Orhan Gazi 'nin zamanında Bizans 'tan Samandıra Kalesi alındığı zaman Türk / Müslüman halkların gelip yerleştiği bir yer olmuştur.


Karacaahmet Sultan
Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen bu dervişin adı, 1371 yılından kalma bir belgede “Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet ” olarak geçiyor. 




Karacaahmet Sultan , 14’üncü yüzyılda  ( Anadolu’da kolonizatör dervişler ) "Alp Erenler" de denen  Abdal Musa Sultan, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonlu Can Baba, Kızıl Deli Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kolu Açık Hacim Sultan, Taptuk Emre ve benzeri gibi  Hacı Bektaş, Ahmet Yasevi gibi Rum Abdallar’ın iz sürücülerinden Hacı Bektaş Veli’nin dergahında yetişip, hizmet için Batı’ya yollanmış, döneminde çok sevilip sayılan tasavvuf önderlerinden biri. 
Tarihçilere göre doğum ve ölüm yılı kesin olarak bilinmiyor. 
(ancak , dergahındaki tanıtım plakasında Ölümü 1397 olarak belirtiliyor )

Üsküdar'da bulunan ve Türkiye'nin en büyük mezarlığı olan Karacaahmet Sultan mezarlığı çok eski bir Yeniçeri ve Bektaşi mezarlığıdır. Karacaahmet Sultan Türbesi 'de bu mezarlık alanı içerisindedir.

Dergahın bulunduğu bölge ( Çiçekci, Bağlarbaşı, İbrahimağa ) 1481 yılında Padişah II. Beyazıd tarafından Karaca Ahmet Sultan Bektaşi Vakfına bağışlanmıştır.




Karacaahmet Sultan 'ın İstanbul’da kendi ismiyle anılan türbe ve dergahı  dışında altı türbesi daha vardır ; Afyon Karaca Ahmet köyü, Manisa, Sivrihisar, Aydın Tekke köyü, Göynük ve Makedonya.

Akhisar Karaköy, Eşme Karacaahmet köyü , Manisa Horoz köyü olmak üzere üç yerde de makamı bulunmaktadır.


                                

Karacaahmet Derneği başkanı Cemal Şener, Gazeteci Melih Aşık ile yaptığı röportajda ,

Karacaahmet Sultan ve Yunus Emre gibi isimlerin birden fazla türbesinin olmasını  şöyle açıklıyor: 
“Sağlığında, düşünceleri doğrultusunda sevilen sayılan insanlar vefat ettikten sonra da onlara olan saygı sevgi devam ediyor. Türk kültüründe reenkarnasyona benzeyen, onu yaşatma anlayışı var. Toplumda isimleri ile yaşayan pek çok insan geçmişin dinsel, siyasal, felsefi önderi. Anadolu’da bu tür kişilerin birden fazla mezar yerinin olması, o kişinin değişik toplumlarda sevilmesinin bir sonucu.”  Ayrıca, 

“ Türk coğrafyasının çok büyük oluşu nedeniyle  aynı insanın birden fazla yerde türbesinin bulunmasını açıklayan bir başka nedeni. Türkler Altaylar’dan Akdeniz’e kadar olan bölgede yaşıyor. Anadolu’da yaşayan insanların, Altaylar’da yaşamış ve vefat etmiş birinin türbesini ziyaret etmesi çok zor olduğu için, bulundukları yere, ona atfen türbe veya bazı yerlerde de makam yapılıyor. Bu, Türk geleneğinde çok yaygın. Zaman içinde kutsallık kazandıkça gerçek mezarın hangisi olduğunun unutulduğu " nu vurguluyor.

İBB Mezarlıklar Müdürlüğü’nün yayınladığı " Hüvelbaki"  adlı kitapta Karaca Ahmet’in esas türbesinin Manisa’nın Horoz köyünde yer aldığı iddia edilse de ,
Karacaahmet Sultan Derneği bu iddiayı , “ Türk ve İslam tarihine karşı kasıt değilse önemli bir bilgisizlik ” duyurusu ile yalanlayarak yayınlamıştır.








Cemal Şener ,  Karacaahmet’in Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen dervişlerden olduğunu anlatıyor:
" Karacaahmet Sultan,  Anadolu’da kolonizatör dervişler ( Alp erenler de denen)  Abdal Musa Sultan, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonlu Can Baba, Kızıl Deli Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kolu Açık Hacim Sultan, Taptuk Emre ve benzeri gibi)  14’üncü yüzyılda Hacı Bektaş, Ahmet Yasevi gibi Rum Abdallar’ın iz sürücülerinden biri. Hacı Bektaş Veli’nin dergahında yetişip, hizmet için Batı’ya yollanmış, döneminde çok sevilip sayılan tasavvuf önderlerinden biri. 
Oradaki 12 hizmetten gözcülük hizmeti , Karacaahmet’e veriliyor. O dergâhta yetişen dervişler Batı’ya gönderiliyor. Karacaahmet İstanbul ‘ a gelerek batı Anadolu ve Ege’deki çalışmalara da katılıyor. "


Tarihçilere göre doğum ve ölüm yılı kesin olarak bilinmiyor. (ancak , dergahındaki tanıtım plakasında Ölümü 1397 olarak belirtiliyor )

Tarihçilere göre ; Osmanlı döneminde İstanbul ‘da II. Mahmut  zamanında  Yeniçerilerin ortadan kaldırılışı olaylarında ( Vaka-i Hayriye )  alevi - bektaşi olan yeniçerilerle birlikte alevi – bektaşi dergahları da kıyımdan nasibini aldı . Karacaahmet Sultan Dergahı 'da  payitaht ‘taki yaklaşık 20 civarında alevi - bektaşi dergahı gibi aynı akıbete uğradı. Binalar ve içindeki tarihi değeri olan tüm eşyalar, kitaplar yakılıp, yıkılırak dedeler de sürgün edildi. Direnenler veya sonucu kabullenmek istemeyenler, Üsküdar meydanı 'nda kurulan darağacını boyladı. 


Dergahın tekrar  açılması, II. Meşrutiyet dönemindedir.
Dergah, Bir anlamda Osmanlı'nın İstanbul'a gelişini olduğu gibi Osmanlı'nın yıkılışını da görmüştür.

Dergah ve bağlı olduğu tekkeler , işgal yıllarında işgalci güçlere karşı "Ulusal Direniş" hareketine tüm olanaklarını seferber etmiş. Ulusal direnişe, para, silah ve asker sağlamıştır .
Cumhuriyetin kurulmasından sonra Tekke ve Zaviyeler kapatıldığında Karacaahmet dergahını da dedeler kapattılar ve anahtarlarını bizzat TBMM'ne kendi elleri ile teslim ettiler.

2 binli yıllarda ise dergah ziyaret amacı ile ve Cem Evi olarak tekrar faaliyete geçmiştir.



KARACAHMET SULTAN'NIN ATININ MEZARI

Karacaahmet’in atının mezarı da Üsküdar’da, Karacaahmet’in mezarının 100 metre ilerisinde bulunmaktadır. 

Cemal Şener aynı röportajında , 
" Türkler’de at çok önemli ! Atının mezarı , Karacaahmet’in burada vefat ettiği ve gerçek mezarının da burada bulunduğu ihtimalini çok güçlendiriyor.” diyor !

Karacaahmet Sultan'ı Türkistan'dan Anadolu'ya getirdiğine inanılan atının da mezarı türbe yakınındadır. Altı sütunlu bir kubbenin altında bulunan bu at mezarı Karacaahmet Sultan'ın yatırının tahminen 100 metre kadar yakınında ayrı bir mekanda bulunuyor.



Karacaahmet Sultan Derneği 'nin sayfasında anlatılanlara göre özetle şöyle ;
Karacaahmet Sultan Dergahı'nın kendine özgü tarihsel bir özelliği ise; kendi mezarının olduğu gibi kendisini Türkistan'dan Anadolu'ya getirdiğine inanılan atının da mezarının türbe yakınında olmasıdır. ziyaretçiler atını da ziyaret edip atından da çeşitli dileklerde bulunurlar. Bu bir anlamda Türkler'in ata verdikleri önemi de göstermektedir. Atın mezarı 
 Yürüyemeyen ve geç yürüyen çocuklar atın mezarının bulunduğu kubbe altına getirilir. Onları orada yürütürken ayakları arasına arpa serperler. Burayı ziyaretle çocukların daha çabuk yürüyeceklerine inanırlar. Bu ziyaret genel kural olarak üç Cuma günü tekrarlanırsa iyi geleceği şeklinde inanılır. 





Dergah 3 kattan oluşuyor : Girişte Karaca Ahmet Sultan'ın yatırı var. Solda derviş mezarları, onların bitişiğinde geçmişte akıl hastalarının tedavi edildiği küçük bir oda yer alıyor. Bu oda bugün danışma odası olarak kullanılıyor.






Diğer bölüm ise salon, mutfak ve kesimhane var !
Üst katlarda ise ; “cem” edilen ( 2 nci kat ) ve 3 ncü katta yemekhane ( 2 bin kişilik ) bulunmakta.





***
Karaca Ahmet Sultan'ın yatırına yaklaşık 700 yıldır Anadolu'nun dört bir yanından derdine derman arayanlar , sayanları ziyarete gelirler. 


Karaca Ahmet Sultan''n diğer Anadolu ve Rum Erenleri''den bir farklı yanı ise; 
ermişliğinin, dervişliğinin yanında bir de hekim-evliya olması, akıl hastalıklarını tedavi etmesidir.
Bugün Karacaahmet Sultan Dergah, olarak bilinen yer, yıllarca sinir ve ruh hastalıkları tedavi merkezi olarak hastalara "şifa ocağı"olmuştur.


Anlatılanlara ve inanılanlara göre ;  Karaca Ahmet Sultan'ın tedavisi şöyle olurmuş : Dergaha gelen akıl hastası tomruğa urgan ile sıkıca bağlanarak geceyi dergah avlusunda geçirirmiş. Sabah hasta iplerinden çözülüp mürşide götürülürmüş. Hasta ilk gece iyi olmamış ise, bir veya birkaç gece daha bu yöntem denenirmiş. Mürşitten başkası ile görüştürülmez, tuzsuz ekmek ve sebze çorbası dışında yemek verilmez. Düzelme görülürse önce ayak ipleri çözülür, mürşit gözetiminde dergah avlusunda gezdirilirmiş. 

Karacaahmet Sultan'ın oturduğu taşın dövülmesinden yapılan toz , su ile karıştırılıp hastaya içirilirmiş. ( Bu toza cevher denir ) Soğuk su ile duş yaptırılır. ( şok etkisi ) 
Tedavi sırasında hafif olarak müzik dinletilirmiş. Dinletilen müziğin nefes ve semah olduğu tahmin edilmektedir. Hasta biraz düzelirse toprak ile uğraşması için bağ, bahçe tarımında çalıştırılırmış. Hafif işler yaptırılır. Tedavi tam 40 gün sürer. Daha fazla konuk edilmezmiş. Hastalardan asla ücret alınmaz. Kadın hastalara ailenin kadınları tarafından tedavi kuralları uygulanırmış. “



****












27 Aralık 2015 Pazar

Kadıköy 'ün Kiliseleri - 3

Surp Takavor Kilisesi

Kadıköy Muvakkithane Caddesindeki meydanda  “ Ermeni Gregoryen “ kilisesidir.













                                                                                                   

Surp , Ermenice de Aziz anlamına gelir. Takavor ise , “ taç taşıyan ( kral ) “ anlamındadır.

Bu kilisenin adı ilk defa Sarkis Hovhannesyan “Başkent İstanbul’un Topoğrafyası” isimli orijinal eserinde geçmiş…. Ermeni asıllı bir tarihçi ve eğitimci Sarkis Sarraf Hovhannesyan , 1740 yılında Eğin’in Abuçeh Köyü’nde doğmuş ve 7 Mart 1805 tarihinde ölmüş.
( Bu kitabı , İstanbul 'u  ve İstanbul'un o tarihteki halini merak edenler için tavsiye ederim. )

Eserinden kilise ilgili paragraf şu şekildedir ;
“Haydarpaşa’dan sonra Türk, Rum ve az sayıda Ermeni ile meskûn Kadıköy gelir. Grekçe Halkidon, Ermenilere göre Kalkedon da denir. Sahile yakın Aya Efimia [ Ayia Evfemia ] adlı kubbeli bir Rum kilisesi vardır. Mahalle içinde de Ermenilerin Surp Asdvadzazin adlı çok eski ve harap, küçük bir kiliseleri bulunur. Katolikos Yeprem ve İstanbul Patriği Başepiskopos Abraham zamanında, şimdiki padişah Sultan II. Mahmud’un fermanı ile küçük Surp Asdvadzazin Kilisesi, güzel bir mimariyle yeniden inşa edildi.”
Yazara göre burada ; “Surp Asdvadzazin” isminde ayrıca içinde Surp Takavor’a atanmış küçük bir şapelin bulunduğu yıkılmaya yüz tutmuş bir kilise varmış.( MS.1720 )
Bina daha sonra cemaatten zenginlerinden biri tarafından  maddi katkı ile tamir edilmiş ve 1814'de ibadete açılmıştır.
Ağustos 1855'de çıkan Kadıköy yangında yanan bina bu sefer başka bir Ermeninin maddi katkısı ile yeniden inşa edilmiş ve Aziz Kral ( taç taşıyan ) anlamına gelen “Surp Takavor” adı ile 1858'de ibadete açılmış. Bu onarım sırasında avluya Hamazasbyan Muradyan adında bir de okul ilave edilmiş.


1862'de ölen Murat Garabetyan mabedin avlusuna defnedildikten bir müddet sonra eşi de oraya defnedilir.


Murat Garabetyan ve eşinin lahitleri...Dış kapıdan girişte hemen sağda ve solda .


İstanbul’da itfaiye teşkilatı kurulmadan evvel bu kilise kendisine bir tulumbacı takımı kurmuştur. Bunların ahşap olan koğuşu Güneşlibahçe sokağı tarafındaymış. Sonra bu teşkilat kaldırılınca burası yıkılarak kagir iki katlı bir dükkana dönüştürülmüştür
. Ek binalardan Hamazaspyan (erkek) - Muratyan (kız) Ermeni okulu da (daha sonra Aramyan - Uncıyan olarak Mühürdar’a nakledilmiştir. Ve halen o bina durmaktadır. MEB ‘e bağlı özel okul olarak Ermeni çocukların gittiği bir okuldur.)


 





Avlusu hafta içi her gün saat 17:00’ye kadar herkese açık ve avluda fotoğraf çekebilirsiniz…. Ana bina içine girmek ve fotoğraf çekmek biraz imkansız gibi…Ancak, ayin sırasında girerek içini görme imkanınız var !





Bu son üç resim , kilise cematinin sayfasından alınmıştır.