Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Fotoğraflar

Fotoğraflar

11 Ocak 2016 Pazartesi

ÜSKÜDAR 'DAN KIZILTOPRAK 'A 700 YILLIK TARİH.....( KARACAAHMET MEZARLIĞI )



Karacaahmet Mezarlığı :



Eski Gasilhane Meydanı

Karacaahmet türbesinin de içinde bulunduğu bu mezarlık Türkiye ‘nin en büyük ve de en eski , dünyanın sayılı büyük mezarlıklarındandır. Mezarlık yaklaşık 700 yıllık bir tarihi olan çok eski bir Yeniçeri ve Bektaşi mezarlığıdır.

Uzun yıllar Üsküdar Mezarlığı olarak anılan mezarlık daha sonraları adının son şeklini , İstanbul'a Hacı Bektaş-ı Veli tarafından İslam dinini yaymak üzere gönderilen Karaca Ahmet Sultan 'dan alır. ( bknz. Karacaahmet Sultan ve Türbesi hakkındaki blog yazım .)




Rivayetlere göre de ; ilk olarak İstanbul şehrinin Araplar tarafından muhasarası sırasında şehit olan askerler Karacaahmet Mezarlığının bulunduğu bu alana defnedilmişlerdir. Mezarlıkta hiçbir zaman Roma veya Bizans lâhidine rastlanmamıştır.

Sonraları , Orhan Gazi 'nin , Bizans yönetimindeki Üsküdar 'a yakın pek çok kale gibi Samandıra kalesini de fethetmesi sonrası bu bölgelere yerleşmeye başlayan Türk / Müslüman halkın kullanmaya devam ettiği bir mezarlıktır.








Karacaahmet Mezarlığından , ünlü Azeri gezgin ve bilim adamı Hacı Zeynel Abidin Şirvani 'nin seyahatnamelerinde ( 1826-27 ) , 
 " Üsküdar 'da uzunluğu bir fersah , eni yarım fersah olan bir mezarlık vardır ( 1 fersah : yaklaşık 5.5 - 6.5 km. dir ) . Oradaki her bir mezarın yanı başında bir servi ağacı dikilidir " şeklinde bahsedilir.


III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde ( 1789 - 1839 ) İstanbul 'a gelen batılı seyyahlar da tasvir , seyahatname ve gravürlerinde Üsküdar 'daki bu mezarlıktan söz ederler. Bunlardan bazıları Amerikalı misyoner Brewer , Fransız seyyah-bilim adamı - gazeteci Jean-Baptiste Lechevalier , seyyahlar Bergren ,Oliver , Wilkinson....vb.

Bergren 'in Karacaahmet Mezarlığı fotoğrafı


1850-55 yılları arasındaki seyyahlardan Üsküdar ve çevresi hakkında en ayrıntılı bilgi veren seyyah Olivier’dir.
Olivier, Üsküdar mezarlıklarının geniş, gösterişli mezarlıklar olduğunu yüksek ve sık ağaçlık bakımından imparatorluğun en iyisi olduğunu belirtmektedir. 

Olivier, İstanbul’un müslüman sakinlerinin bir övünme veya gururlanma kaynağı olarak Asya 'da gömülmeyi tercih etmekte olduklarını, burayı kutsal toprak ve gerçek müminlerin toprağı olarak gördüklerini, onların, imparatorluğun Avrupa topraklarının bir gün hıristiyan güçlerin eline geçeceğini ve müslümanların başkentten çıkarılacağına inandıklarını belirtmektedir. Mezarlığın kasabanın yukarısında , doğu ve güneye uzanarak denize ve Kadıköy’ün dış mahallerine kadar gittiğini belirtmektedir.


Karacaahmet Mezarlığının Kurbağalı Dere köprüsüne kadar uzantısı

Seyahatinde sadece Üsküdar Mezarlığı hakkında bilgi veren Wilkinson 'da, bu mezarlığın birkaç mil genişliğinde olduğunu ve başkente yakın olması sebebiyle, ölülerin canlılardan daha fazla yer kapladığını belirtmektedir.

Osmanlı 'nın Anadolu 'ya ve daha doğuya yaptığı seferlerde ilk toplanma yerinin bitişiğinde bulunması , hac yolu çıkışı olması , Surre alaylarının yolu olması mezarlığın yeniçeri ve bektaşi meftalarının , müslüman halkın gömüldüğü bir yer haline gelerek giderek büyümüştür.

Pertusier’in tasviri ile " Osmanlı padişahlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn ahâlisine, zâhidlere, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara gönderdikleri para ve değerli eşyalara surre ; bunları götüren topluluğa da surre alayı denirdi. Alayın İstanbul’dan Hicaz bölgesine doğru seyahatinde Üsküdar , İstanbul’dan asıl çıkış noktası ve toplanma yeri idi. Zira Üsküdar’a gelen alay burada tekrar tertip edilir ve buradan hareket ederdi."


1852''de yazdığı ve bir seyahatname klasiği olan "Constantinople" kitabında, Fransız şair ve yazar Theophile Gautier (1811-1872), Karacaahmet''i, "Şark''ın en büyük ve kalabalık mezarlığı" olarak belirtir ve nasıl etkilendiğini anlatır..


Theophile Gautier (ö. 1872) “Doğu dünyasının en büyük ve görkemli mezarlığı” diyor. Yerli ve yabancı pek çok yazar, ressam ve araştırmacı Karacaahmet’e ilgi duymuş; buradaki mezar kitabeleri üzerinde biyografi çalışmaları yapanlar da olmuştur.




Jean Baptiste Eugêne Napoleon Flandin 'in (1853) Scutari, Constantinople kitabında yer alan Üsküdar Karacaahmet Mezarlığında 1741 yılında Saadettin efendinin yaptırmış olduğu sebilin (çeşmenin) önünde dinlenen ve dua eden kadınları gösterir gravürü. 


Aynı Gravürün renklendirilmiş hali



Fisher, Son & Co. tarafından bastırılmış bir Karacaahmet gravürü ; İngiliz rahip Robert Walsh’un metnini yazdığı “Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor” (İstanbul ve Anadolu’da Yedi Kilise) adlı kitaptan (1838) alınmıştır. 



Yaklaşık 750 dönümlük bir araziyi kaplayan Karacaahmet Mezarlığının yedi kapısı mevcuttur . Bunlar :

1-Seyyid Ahmed (İraniler) Kapısı

2-Namazgâh Kapısı

3-Harmanlık Kapısı

4-Şehitler Kapısı

5-Körkapı

6-Yanık Ömer Kapısı

7-Fıstıklı Kapısıdır.




Karacaahmet mezarlığının neden İstanbul Osmanlının eline geçtikten sonra da ( yeniçeri ve bektaşilerin defnedilmesinden başka ) rağbet gören avrupa yakasında vefat eden meftaların dahi kayıklarla defin edildiği bir mezarlık olduğunu ise, Prof. Dr. Osman ÖZSOY 'un bir yazısından alıntı ile anlatmak doğru olacaktır ;
"Osmanlı zamanında İstanbul'dan yada Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa kıtasındaki toprakları üzerinde yaşayıp da hacca gitmek isteyen kişiler, önce Üsküdar'a geçip burada toplanır, sonra toplu halde yola çıkarlardı. Haccın başlangıç yeri sayıldığı için, Osmanlılar döneminde Üsküdar,  Kâbe toprağı sayılırdı. Üsküdar 'ın Harem semtine, bu ismin verilmesi de bundandır. Kâbe'den Üsküdar sahiline kadar Harem-i Şerif 'in karadan bir uzantısı sayıldığı için Harem-i Şerif 'e atfen bu isim verildi.O zamanlar hacca gidenler, Üsküdar'a geçtikleri andan itibaren sanki Kâbe'deymiş gibi kemâl-i edeple davranmaya özen gösterirlerdi."
Şimdi geldik yazının en hassas noktasına ;
"İstanbul’un karadan Kâbe ile temasını sağladığı için Üsküdar’in sahil şeridine Mekke’deki Harem-i Şerif'e atfen Harem diyen ecdadımız, öldükten sonra da Kâbe toprağı saydığı bu semte gömülmek isterlermiş. Aslında, hacca giden yakınlarımızdan da bileceğimiz gibi, insanımızın, Mekke’de ölmek gibi bir arzusu da vardır. Bu nedenle halkımız, son nefesini oradan verenleri şanslı sayar. Hatta orada ölenlerin cenazelerini getirmek gibi bir gelenek yoktur.
İşte Osmanlılar döneminde İstanbul’da yaşayanların hissettiği bu arzu, Karacaahmet Mezarlığı adıyla, içinde en fazla insanın medfun bulunduğu dünyanın en büyük mezarlığının ortaya çıkmasına neden oldu.Nitekim, hiç üşenmemişler, kar kış demeden hiç yüksünmemişler, cenazelerini deniz yoluyla suyun öbür tarafına geçirerek orada defnetmişler.
İstanbul’da yaşayanların gömülmeyi arzu ettikleri diğer bir mekan da yine oldukça büyük olan Eyüp Sultan mezarlığıdır ki, Peygamber Efendimizi Hicret ’ten sonra evinde uzun müddet misafir eden ve sancaktarlığını da yapan Halid b. Zeyd Ebû Eyyub El-Ensârî Hazretlerinin burada gömülü olması nedeni iledir.
Dikkatinizi çekerim, Eyüp mezarlığı surlara, yani eski İstanbul ’a oldukça yakın olmasına rağmen, İstanbulluların Anadolu yakasına, yani Karacaahmet Mezarlığı’na gömülmek istemesi de, Kâbe’ ye olan aşırı ihtiram ve kutsiyetteki sıralama ile ilgilidir. Yani, Kâbe ’de veya Medine’de kılınan namazın sevap derecesinde olduğu gibi..."




Necdet Sakaoğlu arşivinden 


****


Çiçekci 'den Tunusbağı 'na , Bağlarbaşı 'ndan İbrahimağa ve Koşuyolu 'na kadar uzanan bu mezarlık sanırım eskiden daha da büyüktü.

Ayrılık Çeşmesindeki halen bakımsız ve kimsesiz mezarlıktan bir görüntü


Karacaahmet mezarlığı ; 
bu mezarlığın uzantısı olarak düşündüğüm Ayrılıkçeşmesi ‘den ( İbrahimağa) Yıldızbakkal ‘a doğru bir kısmı hala duran mezarlıklar olmak üzere ( ki çocukluğumda Ayrılık çeşmesi ‘nin oraya inen şimdiki çift şeritli yolun tamamı mezarlıktı ) ve yine sanırım 
( Haydarpaşa - Söğütlü arasındaki tren yolu kanalının açılması ile ve de 1974 deki Çiçekçi - Kuşdili arasındaki yol yapımı nedeniyle yok olan ama bir kısmı hala duran ) Mahmut Baba türbesinin bulunduğu mezarlığa kadar ulaşan bir büyüklükteydi !

Ayrılık Çeşmesi 'nden Yıldız Bakkala 'a doğru

Yeldeğirmeni Ayrılık Çesmesi sokak ile Yıldız Bakkal Paris mahallesi mevkii arasından geçen yol bu mezarlığın yarısını yok etti...

Eski mezar taşları ( Yıldızbakkal )



Burada benim biraz kalıntılarına yetiştiğim , kitaplardan okuduğum şekliyle ve kuşbakışı haritaları incelediğimde kafamda oluşan Karacaahmet Mezarlığı arazisinin kapladığı alanı en iyi TDV İslam Ansiklopedisi anlatıyor !

TDV İslam Ansiklopedisine göre ise ( özetle ) ;

"Orhan Gazi 'nin Üsküdar 'ı alması ( 1352 ) sonrası müslüman mezarlığı I.Murad devrinde "Karacaahmet türbesi etrafında " oluşmaya , Fetih sonrası da genişlemeye başlamıştır.
Resmi olarak 1698 yılında Karacaahmet mezarlığı olarak adlandırılmıştır.Bu mezarlığın bir diğer adı da , Üsküdar Mekâbir -i müslîmini dir.

Günümüzde yaklaşık 750 .000 m2 lik bir araziyi kaplayan bu mezarlık ; Miskinler , Saraçlar Çeşmesi , Şehitlik , Musalla ve Duvardibi adlarıyla 5 büyük bölgeye ayrılır.

Karacaahmet mezarlığının başlangıç noktası Menzilhane Yokuşu 'nun
 başı idi .                  (günümüzde Gündoğumu caddesi ) Cumhuriyet döneminde yapılan imar faaliyetleri sonucunda kuzeydeki Tunusbağı caddesinin nihayeti ve burada halen mevcut olan 1092 (1681) tarihli Hacı Faik Bey Çeşmesi mezarlığın başlangıcı olmuştur.

Karacaahmet Mezarlığını , Menzilhane yokuşundan başlamak üzere hepsi eski birer yerleşim yeri olan ( İnadiye , Tunusbağı , Çiçekçi , Talimhane , Haydarpaşa , İbrahimağa , Seyitahmet Deresi , Harmanlık , Nuh Kuyusu ve aşçıbaşı mahalleleri ve semtleri çevreler.

Karacaahmet Mezarlığı 'nın güney ucu devamında İbrahimaağa çayırı sonrasında ( şimdilerde ayrı mezarlık olarak kabul edilen ) Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı yer almaktadır.



alıntı : Ayrılık Çeşmesi Arap Mezarlığı  ( Levent Akın beyin çektiği fotoğraf )


Eskiden Ayrılık Çeşmesinden sonra ise Acıbadem Yıldızbakkal üzerinden aşağıya Söğütlü Çeşme 'ye kadar inmekte , buradan itibaren de mezarlığa Mahmutbaba Mezarlığı adı verilmekteydi. Bu mezarlığın karşısında Söğütlüçeşme tren istasyonu önünde bir bölüm daha vardı. Burada dereyi ( Kurbağalı dere ) aşan Taşköprüden sonra mezarlık Fenerbahçe Stadyumu arkasında devam ederdi.

Karacaahmet mezarlığının son ucu , şimdiki Ankara yolu sapağı başındaki Kalyonlar Başhalifesi ve ailesinin sofasıyla az ilerideki Kızıltoprak camii yanındaki hazire idi .

Menzilhane 'den başlayarak Karacaahmet Türbesi önünden geçen ve mezarlığı katedip Ayrılık Çeşmesi 'ne ulaşan güzergah surre alayı ' nın yapıldığı ve ordunun sefere çıktığı yoldur.
( Yani yaklaşık şimdiki Karacaahmet Türbesi önünden Duvardibi sapağından direk ayrılık çeşmesine inen yol )
Bu yol , iki yanında yer alan ve her biri mimari şaheseri olan aile sofaları ve devlet adamlarının mezarlarıyla karacaahmet Mezarlığının bel kemiğini oluşturur.



 Yıldızbakkal 'da tren köprüsü kenarındaki mezarlıktan bir bölüm



Yıldız Bakkal 'da arta kalan mezarlar....




Yıldız Bakkal 'dan Kuşdili 'ne doğru Mahmut Baba Türbesinin bulunduğu mezarlık parçasından günümüzden fotoğraflar :






Kuşdili Mahmut Baba sokaktaki ( şimdiki Kadıköy İtfaiye binasının sokağı ) mezarlık....
( bknz. Kadıköyün Mahmut Babası isimli blog yazım. )



Hacı Bektaş Ocağına mensup Yeniçeriler Karacaahmet 'e bölük bölük , cemaat cemaat , onların arasından yetişen çorbacı , vezir , reisülküttab gibi şahıslar makamlarına göre düzenli olarak gömülmüştür. Bu yerler giderek mezarlıkta özel bölümler oluşturmuştur. Özel adlarla anılan bu bölümler şunlardır :

1. Çiçekçi : Çiçekçi Camii'nin karşısındaki bölüm adını camiden ve buraya gömülmüş olan çiçekçilerden alır. Sofular ve Havuzkapısı diye iki kısma ayrılır.

2. Duvardibi : Dört yol ağzında su terazisinin bulunduğu geniş sahadır. Hanya fatihi Gazi Yusuf Paşa'nın kabri buradadır.

3. Harmanlık : Nuhkuyusu caddesinin aşağısındaki Karacaahmet Mezarlık Memurluğu' nun alt ve yan tarafıdır. Tabanı Yassı ve Divitçiler bölümleri vardır.

4. Hattatlar : Reisülhattat Şeyh Hamdullah Efendi'nin gömülü olduğu bölgedir.

5. Hünkar imamı mevkii : Karacaahmet'in Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı ile birleşen en güney kısmıdır.

6. İnadiye : Bandırmalızade Tekkesi'nin önünden itibaren Tunusbağı 'na ve Karacaahmet Türbesi'ne doğru giden bölgedir. Selim Dede ve Voynuk Ahmed Ağa bölümleri vardır.

7. Kaygusuz İbrahim Baba : Tıbbiye caddesiyle Saraçlar çeşmesi caddesi arasındaki adanın üst kısmıdır. Kaygusuz İbrahim Baba ve müridleri burada gömülüdür. Namık Paşa aile sofası da burada yol kenarındadır. 8.Kuyubaşı.

8. Miskinler : Adını burada kurulmuş cüzzamhaneden alır. Saraçlar çeşmesi caddesi üzerindeki Balım Ağa Çeşmesi'nin civarıdır. Sıkselviler ve Emir Kasım adlı iki bölümü vardır.

9. Saraçlar Çeşmesi : İbrahim Ağa Camii ile Ayrılık Çeşmesi arasındaki kısım olup tamamen
istimlake uğramış. Yol kenarında sadece Sadrazam Halil Hamid Paşa aile sofası kısmı kalmıştır.
Bu bölümün İbrahimağa, Ayrılık Çeşmesi ve Paris mahallesi kısımları yok edilmiştir.

10. Seyitahmet deresi : Dere vadisinde bir mesire yeri olan bu bölüm yok edilmiştir. Halen İraniler Tekkesi ve özel mezarlığı mevcuttur. Mezarlığın güneydoğu ucudur. Bu kısım Ayasofyalılar, Taşköprü , Yağlıkçılar Edhem Paşa bölümleriyle meşhurdur.

11. Şehitlik : İçteki orta kısımdır.

12. Yüksek Kaldırım : İnadiye'nin doğu kısmındaki sahadır.

13. Tunusbağı : Mezarlığın en meşhur kısmı olup sağlı sollu eski kabirlerle doludur. Sofular, Karaağaçlar. Avas Mehmed Paşa bölümleri vardır.





 Karacaahmet mezarlığı eski gasilhane arkasındaki aile mezarlığım....


Tunusbağı 'na doğru Gündoğumu caddesindeki mezarlık parselinden eski mezar taşları....



Duvardibi ( eski )


alıntı : Karacaahmet Çeşmesi - dünü bugünü 

Saraçlar Çeşmesi

Ancak, günümüze kadar mezarlık olarak kullanılan ve de halen Kadıköy – Üsküdar civarının faal mezarlığı olarak kullanılmakta olan bu mezarlık ( ailemin büyüklerinin kabri de bu mezarlıktadır. ) sonuç olarak ; 

Mezarlık , İstanbul 'un Fatih tarafından fethinden 100 yıl önce,  Üsküdar 'ın 1352 'de     Orhan Gazi tarafından fethedilmesi ile " müslüman mezarlığı olarak kullanılmaya başlanmış.....I. Murad (1361-89) döneminde "Müslüman kabristanı" olarak tahsis edilmiş.......Mezarlık içerisinde Karacaahmet Sultan adına kurulan dergahın bulunduğu bölgenin ( Çiçekci, Bağlarbaşı, İbrahimağa ) 1481 yılında Padişah II. Beyazıd tarafından Karaca Ahmet Sultan Bektaşi Vakfına bağışlanmıştır. 1539 yılında gördüğü bir rüya üzerine Kanuni Sultan Süleyman ’ın cariyelerinden olan ve Şehzade Murad'ın annesi olan Gülfem Hatun tarafından Karacaahmet Türbesi yapıldıktan sonra ise bu isimle anılmaya başlamıştır.


Karacaahmet mezarlığı yayılı bulunduğu bu muazzam alan üzerinde 1917, 1940, 1956 ve 1974 tarihlerinde olmak üzere dört defa istimlak görmüştür..... 
Bu istimlak operasyonlarında özellikle 1974'te Karayolları 'nın istimlaki sırasında ciddi şekilde tahrip olmuştur.( Duvardibi 'nden Kızıltoprak 'a kadar )

Toplam defin sayısı, geçmişte kayıt tutulmadığı için kesin olarak bilinmemekte beraber milyonlarla ifade edilmektedir.


Son ziyaretimde ( 2015 ekim ) , Koşuyolu giriş kapısının oradan sağ tarafta İranlılar Mescidi Mezarlığı yanında kalan çukurlukta büyük bir temizlik sonrası günümüz için disipline edilmiş hazır boş mezarların olduğu bir alanı tesis edilmiş olarak gördüm !



700 yıldan bu güne oraya defin edilen tüm meftalara allahtan rahmet taksiratlarının affını dilerim.



8 Ocak 2016 Cuma

MAZİSİNDE TARİH YATAN BOĞA HEYKELİ


KADIKÖY 'lülerin  BOĞASI





Boğa heykeli deyince akla , hemen Kadıköy gelir..

Heykelin tabii ki eski bir geçmişi , nerede yapıldığı , nerelere taşındığı vs. bir hikayesi vardır. 
Ama, çoğu Kadıköy 'lü bununla fazla ilgilenmez. Onun için bu Boğa Heykeli Kadıköy 'e adeta gökten inmiştir , ve O hep oradadır....
O  hep Kadıköy 'lüdür. Genç kuşak doğduğundan beri O oradadır !O Kadıköy 'ün sembolüdür !


Bense onu Kadıköy 'de eskiden Kaymakamlık dediğimiz binanın önünde ve yan tarafında olmak üzere ( iki kez yer değiştirmiştir ) ...

 Avrupa yakasında ise , eskiden Spor Sergi Sarayı dediğimiz ( şimdiki Lütü Kırdar Kongre Merkezi ) salonun önünde görmüştüm....
Ağabeyim ve ablam ise küçüklüklerinde onunla hem spor sergi önünde hem de Hilton oteli önünde resim çektirmişler...

                                                                      
Aslında Boğamızın çok eski ve çok uzun olduğu kadar biraz da karışık bir hikayesi var.
Boğamız ne İmparatorlar , ne şansölyeler , ne padişahlar , ne Osmanlı paşaları görmüş o gezgin ömrü boyunca! Ne çok yer gezmiş..
Kardeşi / arkadaşı diğer boğadan ayrı düşmüş ..

Anlatılanlara göre , Boğamızın iki farklı hikayesi mevcut ;


* Birinci anlatı ; 


Fransa ve yeni kurulan Almanya birliği arasında sorun olan Alsace - Lorraine bölgesi için yapılan çatışmaların en sonuncusunda bölgeyi büyük bir zaferlere Fransa 'ya katan Fransızlar  1864'de Paris'te heykeltraş İzidor Bonhevr tarafından yapılan bu boğa heykelini , Fransız gücünü Almanlara göstermek için bölgeye  Almanya topraklarına bakacak şekilde yerleştirmişlerdir.

Daha sonra , 1870 yılında Almanya bu değerli bölgeyi Sedan Muharebesi ile tekrar ele geçirince Bismarck heykeli ganimet olarak Berlin'e götürmüş ! Osmanlı 'nın  1. Dünya Savaşına Almanya ile beraber savaşa girmesi ile, Boğa heykeli bu sefer yine bir ''güç simgesi'' olarak Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya Alman Kralı II. Wilhelm tarafından 1917 yılında armağan edilmiş.

(kimi kaynaklarda ise , heykelin o zamanki Osmanlı hükümeti olan İttihat ve Terakki Partisine verildiği onların da Enver Paşa 'ya hediye ettikleri şeklindedir.)

* İkinci anlatı ise ; 


1867 Paris Evrensel Sergisi’nde Fransız Heykeltraş Jules Isidore Bonheur’un “Tokuşan Boğa” heykelinin 34,5 x 59 cm. boyutlarındaki bir örneğini gören Sultan Abdülaziz 'in  heykeltraştan bu “Tokuşan / Döğüşen Boğa” heykelinin anıt boyutlarında bir kopyasını yapmasını istediği şeklindedir.

Padişah'ın hayvan heykelleri kolleksiyonunda  24 değişik hayvan heykeli olduğu da kaynaklarda belirtilmektedir.

Her iki ayrı anlatıma rağmen Heykelin sonraki seyri ise tek bir seyir takip eder !

Bu iki anlatımlardan daha bir rağbet gören ve akla yatkın olanı ise İkinci versiyondur ! 

Atlas Tarih’ 'te  "Ferda Çağlayan"  imzasıyla yayınlanan bir yazıda “Kadıköy’ün Boğası ’nın  hikâyesi " anlatılıyor.

Ben bu yazıyı özetle aktaracağım  :

Ferda Çağlayan yazısında , 

" Heykelin yapılmadığı ve kamusal alanda görülmediği Osmanlı’da, 1864 yılında Paris’ten İstanbul’a bu hayvan heykelleri kim tarafından, nasıl ve niçin getirilmiş, şu an bulundukları noktalara ne zaman yerleştirilmişler? Bu durum, ancak Fransızca kaynaklardan yaptığım araştırmalar sonucunda açıklığa kavuştu. "
 şeklinde ifadelerle Boğa Heykelinin ve Abdülaziz 'in diğer sipariş ettiği 23 heykelin araştırmasını yaptığını yazıyor. 

Yazıya devamla ;

"Edindiğim bilgilere göre, kariyeri boyunca hayvanlar konusuna sadık kalan Rouillard’ın aldığı en ünlü sipariş, 1864’te Sultan Abdülaziz tarafından verilendir. 
Sanatçı, sultan için, 24 hayvan heykeli, vazolar ve Beylerbeyi Sarayı ’nın frizlerini hazırlamıştır. Rouillard, bu devasa siparişi yapabilmek için atölyesinde 10 heykeltıraş istihdam eder. Eserlerine katkıda bulunan heykeltıraşların da imza atmalarına izin verir.
Bir başka kaynaktaysa, heykellerin isim listesi, sayısı, katkıda bulunan sanatçıların katılım düzeyi, yapım yılı ve malzemesine dair bilgiler veriliyor. Bu bilgilerden hareketle, bahsedilen heykellerden 22’sini tespit ettim. 6’sı mermer, 12 heykel, ilk mekanları olan saray bahçesindeki yerlerini koruyor. Diğer heykel ve vazolarsa farklı yerlere dağılmış. Kimi Dolmabahçe Sarayı Hasbahçesi’nde, kimi Yıldız Şale’de...
Abdülaziz’in heykel yaptırarak bu konudaki ısrarını sürdürmesini, sanata düşkünlüğünün (resim yapıyordu) ve topluma heykeli benimsetme çabasının bir sonucu olarak yorumlamak mümkün." 
Yazar, Abdülaziz 'in heykele ve sanata düşkünlüğünü anlattığı satırlardan sonra devam ediyor :
" Kadıköy’ün simgesi haline gelen ve Boğa Heykeli olarak tanımlanan, orijinal ismiyle Dövüşen Boğa heykelinin saray dışına nasıl çıktığı bilinmese de, Yıldız Sarayı bahçesinden sonra ilk görüldüğü yer Bilezikçi Çiftliği’dir. Münevver Ayaşlı ‘Dersaadet’ adlı kitabında Bilezikçi Çiftliği’yle ilgili şu bilgileri verir: (Enver Paşa’nın memleketten firarından sonra , güzelim çiftliği Mahmut Muhtar Paşa satın almıştı . Çiftlik Karadeniz’e kadar iniyordu. Çiftliğin çok güzel ormanı gibi gayet güzel ve şirin bir çiftlik evi ve çok kıymetli bronz heykelleri vardı. Bilhassa at, boğa, geyik heykelleri müstesna güzellikteydi.)
Bu heykeller sonraki yıllarda Feneryolu’ndaki Gazi Ahmet Muhtar Paşa Köşkü’nün bahçesinde, daha sonra ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa’nın 1897’de Rum asıllı Dimitri Veldemi’den satın aldığı ve 1956’ya kadar ailenin mülkiyetinde kalan Mermer Köşk’ün bahçesinde görülür.
Mermer Köşk kamulaştırılarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildikten sonra mirasçıları tarafından köşkün eşyaları satışa çıkarılır. Köşkün bahçesinde yapılan müzayede de at heykeline Hacı Ömer Sabancı ile Vehbi Koç talip olur. Yaşanan çekişme sonucunda heykel Hacı Ömer Sabancı tarafından satın alınır ve Emirgan ’daki köşkün önüne yerleştirilir. At heykelini alamayan Vehbi Koç ise mezattan geyik heykeli satın alır. Bu heykel de Taksim Elmadağ ’daki Divan Oteli önüne yerleştirilir. Bu iki heykel büyük olasılıkla Feneryolu’ ndaki Gazi Ahmet Muhtar Paşa Köşkü’nden Mermer Konak’a taşınmış olmalı.
Ancak boğa heykelinin Mermer Konak’ın bahçesinde olduğunu gösteren bir fotoğrafa, bilgiye rastlanmıyor. Boğa Heykeli’nin kamusal alanda ilk görüldüğü yerse 1950-69 arası Harbiye’deki Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin Taksim’e bakan cephesi, önüdür. 1969’daysa Kadıköy Belediye Başkanlığı ’nın önüne taşınır. Daha sonra heykel Belediye Başkanlık binasının yanı başındaki Etibank binasının önüne kaydırılır. Son olarak ise 1987’de Kadıköy Altıyol kavşağındaki bugünkü yerine yerleştirilir."

İşte buradaki anlatımda olduğu şekliyle, ben de arkadaş çevremde ısrarla belirttiğim gibi boğanın ilk yerinin Kaymakamlık önü olduğunu ve daha sonra caddenin karşısına Kaymakamlığın yan tarafına konduğunu hatırlarım.

Boğamızın imalat ve seyahatlerinde hem fikir olunan bilgileri sıralarsak;

1- Boğa heykeli Fransız heykeltraş Jules Isidore Bonheur tarafından sipariş üzerine yapılmıştır.


Boğanın (34,5 x 59 cm. )ebatlardaki modeli


2- Yapım tarihi 1864 tür.. heykelin kaidesinin ;
sağ kenarında " Fdupar  Vor THIEBAUT Paris 1864 " 
sol kenarında “ P. Rouillard Dir , ISIDORE BONHEUR-Paris 1864” yazmaktadır.





3- Jules Isidore Bonheur’un “Tokuşan Boğa / Döğüşen Boğa” heykelinin “Kükreyen Boğa” adlı bir kardeşi ( Beylerbeyi Sarayı Bahçesinde ) 
ve bu ikilinin de bir kopyası daha varmış ve onları da Amerikalı Samuel Colt Pomeroy satın alarak Rhode Island’daki Bristol Malikanesi’ne götürmüş... 
( günümüzde Colt Eyalet Parkı olarak )


Kopya boğalar ( kükreyen & döğüşen ) Amerikadaki yerlerinde 


4- “Tokuşan / Döğüşen Boğa” ve “Kükreyen Boğa” heykellerinin eşi olan “Kükreyen Boğa” heykeli Beylerbeyi Sarayı ’nda Büyük havuz’un yakınındadır.


Boğamızın ikiz kardeşi kükreyen boğa Beylerbeyi sarayı bahçesinde....


5- Boğamızın figürü  antik Yunan  figürü olarak kabul edilir...




6- İstanbul 'da ilk görüldüğü yer Yıldız Sarayı Bahçesinde Şale Köşkü önüdür. 
( Yıldız Park Şale Köşkü )






7- Daha sonra Enver Paşa İttihak ve Terakki Osmanlıda başa geçince , Enver Paşa ve Naciye Sultan 'ın sahibi oldukları " Bilezikçi Çiftliği " 'nde  yer almıştır.
(Heykelin 1 nci versiyon anlatımı herhalde bu yüzden ortaya çıkmış olabilir ! )

8- Bilezikçi çiftliğini satın alan Ahmet Muhtar Paşa 'nın Feneryolu 'ndaki   köşkünün bahçesinde bir süre misafir edilmiştir.

9- Ardından , Ahmet Muhtar Paşanın oğlu Mahmut Muhtar Paşa nın Moda 'daki Mermer Köşkün bahçesinde 1950 lerin başına kadar ikamet etmiştir.
  
10- Bu köşkün MEB tarafından kamulaştırılmasına müteakip eşyalar mirasçılar yoluyla müzayedeye çıkarılınca Heykel de bir süre sonra (1950) eskiden adı Spor Sergi Sarayı olan şimdiki Lüfü Kırdar Kongre Merkezi 'nin önündeki merasim alanında ortaya çıkar.





11- Ne olduysa bir süreliğine 1953 yılında yeni yapılan Hilton Otelinin önüne konulur..

Boğamız Hilton Oteli önünde ...... ( Annem - dayım - ağabeyim ve ablam ile )


12- 1960 yılları başında tekrar Spor Sergi Sarayının önüne gelir...


İntenette dolaşan bu fotoğrafta görüldüğü gibi Boğamız tekrar Spor Sergi Sarayı önünde


13- Boğamız burada da fazla duramaz ve Sergi Sarayının önünden tekrar alınarak Taksim Gezi Parkı 'nın Divan Oteli ne bakan kavşağının köşesine kondurulur.

Boğamız bir türlü belli bir yerde duramamış oradan oraya sürüklenmiştir. Artık o da kalıcı bir yer istemektedir herhalde ! Ve en nihayet KADIKÖY 'e gelir... Ama orada da dolaşmak vardır kaderinde .


14- 1969 yılında Kadıköy Kaymakamlığı önüne yerleşir.








15- Kısa bir süre sonra oradan alınarak Kaymakamlığın yan tarafına caddenin karşısına Benzincinin arkasındaki Eti Bank idaresinin önüne konur ! 




16- Uzun bir süre orada kaldıktan sonra yine ortadan kaybolur kısa bir süre ...


17- Vee son olarak 1987 senesinde Altıyol Meydanında şimdiki yerine konur !




Artık bir yere gitmesin . " Tanrı Boğamızı Korusun ! "



Ben , Boğamızın ilk Spor Sergi  ve  Hilton macerasını aile fotoğraflarımdan gördüm. 
Ama Spor Sergi Salonu önündeki son gelişini ve Elmadağ köşesindeki duruşunu iyi kötü hatırlıyorum. 
Kadıköy macerasında da Kaymakamlığın tam önüne konduğunu biliyorum..Daha sonra Kaymakamlığın yanına geçirilmesi..... bir süre kayboluşu ve 
Altıyol Meydanı düzenlenmesi sonrası nihai yeri Altıyol 'a gelişini bir KADIKÖY 'lü olarak yaşadım !


Kimilerine göre "Tokuşan Boğa " kimilerine göre " Döğüşen Boğa " isimleri ile anlatılan boğa ise bizim "KADIKÖY BOĞAMIZ " dır....



Boğamız Yılbaşını karşılıyor.....




Kadıköy 'lülerin , Kadıköy'e gelenlerin randevu noktası Boğa Heykeli !




KADIKÖY demek FENERBAHÇE demekse Boğamızda formasını giyer !




 Bir zamanlar Boğasız Altıyol Meydanı



4 Ocak 2016 Pazartesi

KARACAAHMET SULTAN TÜRBESİ (700 yıllık tarih )

"Karacaahmet Sultan Dergahı ve türbesi " , İstanbul Üsküdar'da  Gündoğumu Caddesi ile Nuhkuyusu  Caddesi'nin kesiştiği köşededir.

Türbe , Kanuni Sultan Süleyman'ın Bektaşi tarikatına mensup eşi Gülfem Hatun tarafından yaptırılmıştır. 


14 ncü yüzyıllarda Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen dervişler görev yeri olarak Batı’ya gönderiliyor ve buralara Osmanlı ‘dan önce yerleşiyorlardı. Yerleşen dervişler, yerleştikleri yerlere isimlerini vermekteydiler. O dönem ( Kostantinopole ) İstanbul’a gelen Eren Baba’nın isminin verildiği " Erenköy " , Kartal Baba’nın  " Kartal " ,  Gözcü Baba’nın "Göztepe " olması gibi... Karacaahmet Sultan da bugünkü  Üsküdar’a yerleşerek dergahını kuruyor, islama hizmet etmeye, kendi düşünceleri doğrultusunda insanları aydınlatmaya başlıyor ve oraya Karacaahmet ismi veriliyor. "Bitlisi 'ye ait bir yazılı kayıtta bahsedilidiği gibi Üsküdar , Orhan Gazi 'nin zamanında Bizans 'tan Samandıra Kalesi alındığı zaman Türk / Müslüman halkların gelip yerleştiği bir yer olmuştur.


Karacaahmet Sultan
Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen bu dervişin adı, 1371 yılından kalma bir belgede “Süleyman Horosani oğlu Karacaahmet ” olarak geçiyor. 




Karacaahmet Sultan , 14’üncü yüzyılda  ( Anadolu’da kolonizatör dervişler ) "Alp Erenler" de denen  Abdal Musa Sultan, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonlu Can Baba, Kızıl Deli Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kolu Açık Hacim Sultan, Taptuk Emre ve benzeri gibi  Hacı Bektaş, Ahmet Yasevi gibi Rum Abdallar’ın iz sürücülerinden Hacı Bektaş Veli’nin dergahında yetişip, hizmet için Batı’ya yollanmış, döneminde çok sevilip sayılan tasavvuf önderlerinden biri. 
Tarihçilere göre doğum ve ölüm yılı kesin olarak bilinmiyor. 
(ancak , dergahındaki tanıtım plakasında Ölümü 1397 olarak belirtiliyor )

Üsküdar'da bulunan ve Türkiye'nin en büyük mezarlığı olan Karacaahmet Sultan mezarlığı çok eski bir Yeniçeri ve Bektaşi mezarlığıdır. Karacaahmet Sultan Türbesi 'de bu mezarlık alanı içerisindedir.

Dergahın bulunduğu bölge ( Çiçekci, Bağlarbaşı, İbrahimağa ) 1481 yılında Padişah II. Beyazıd tarafından Karaca Ahmet Sultan Bektaşi Vakfına bağışlanmıştır.




Karacaahmet Sultan 'ın İstanbul’da kendi ismiyle anılan türbe ve dergahı  dışında altı türbesi daha vardır ; Afyon Karaca Ahmet köyü, Manisa, Sivrihisar, Aydın Tekke köyü, Göynük ve Makedonya.

Akhisar Karaköy, Eşme Karacaahmet köyü , Manisa Horoz köyü olmak üzere üç yerde de makamı bulunmaktadır.


                                

Karacaahmet Derneği başkanı Cemal Şener, Gazeteci Melih Aşık ile yaptığı röportajda ,

Karacaahmet Sultan ve Yunus Emre gibi isimlerin birden fazla türbesinin olmasını  şöyle açıklıyor: 
“Sağlığında, düşünceleri doğrultusunda sevilen sayılan insanlar vefat ettikten sonra da onlara olan saygı sevgi devam ediyor. Türk kültüründe reenkarnasyona benzeyen, onu yaşatma anlayışı var. Toplumda isimleri ile yaşayan pek çok insan geçmişin dinsel, siyasal, felsefi önderi. Anadolu’da bu tür kişilerin birden fazla mezar yerinin olması, o kişinin değişik toplumlarda sevilmesinin bir sonucu.”  Ayrıca, 

“ Türk coğrafyasının çok büyük oluşu nedeniyle  aynı insanın birden fazla yerde türbesinin bulunmasını açıklayan bir başka nedeni. Türkler Altaylar’dan Akdeniz’e kadar olan bölgede yaşıyor. Anadolu’da yaşayan insanların, Altaylar’da yaşamış ve vefat etmiş birinin türbesini ziyaret etmesi çok zor olduğu için, bulundukları yere, ona atfen türbe veya bazı yerlerde de makam yapılıyor. Bu, Türk geleneğinde çok yaygın. Zaman içinde kutsallık kazandıkça gerçek mezarın hangisi olduğunun unutulduğu " nu vurguluyor.

İBB Mezarlıklar Müdürlüğü’nün yayınladığı " Hüvelbaki"  adlı kitapta Karaca Ahmet’in esas türbesinin Manisa’nın Horoz köyünde yer aldığı iddia edilse de ,
Karacaahmet Sultan Derneği bu iddiayı , “ Türk ve İslam tarihine karşı kasıt değilse önemli bir bilgisizlik ” duyurusu ile yalanlayarak yayınlamıştır.








Cemal Şener ,  Karacaahmet’in Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen dervişlerden olduğunu anlatıyor:
" Karacaahmet Sultan,  Anadolu’da kolonizatör dervişler ( Alp erenler de denen Abdal Musa Sultan, Geyikli Baba, Barak Baba, Karadonlu Can Baba, Kızıl Deli Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kolu Açık Hacim Sultan, Taptuk Emre ve benzeri gibi)  14’üncü yüzyılda Hacı Bektaş, Ahmet Yasevi gibi Rum Abdallar’ın iz sürücülerinden biri. Hacı Bektaş Veli’nin dergahında yetişip, hizmet için Batı’ya yollanmış, döneminde çok sevilip sayılan tasavvuf önderlerinden biri. 
Oradaki 12 hizmetten gözcülük hizmeti , Karacaahmet’e veriliyor. O dergâhta yetişen dervişler Batı’ya gönderiliyor. Karacaahmet İstanbul ‘ a gelerek batı Anadolu ve Ege’deki çalışmalara da katılıyor. "


Tarihçilere göre doğum ve ölüm yılı kesin olarak bilinmiyor. (ancak , dergahındaki tanıtım plakasında Ölümü 1397 olarak belirtiliyor )

Tarihçilere göre ; Osmanlı döneminde İstanbul ‘da II. Mahmut  zamanında  Yeniçerilerin ortadan kaldırılışı olaylarında ( Vaka-i Hayriye )  alevi - bektaşi olan yeniçerilerle birlikte alevi – bektaşi dergahları da kıyımdan nasibini aldı . Karacaahmet Sultan Dergahı 'da  payitaht ‘taki yaklaşık 20 civarında alevi - bektaşi dergahı gibi aynı akıbete uğradı. Binalar ve içindeki tarihi değeri olan tüm eşyalar, kitaplar yakılıp, yıkılırak dedeler de sürgün edildi. Direnenler veya sonucu kabullenmek istemeyenler, Üsküdar meydanı 'nda kurulan darağacını boyladı. 


Dergahın tekrar  açılması, II. Meşrutiyet dönemindedir.
Dergah, Bir anlamda Osmanlı'nın İstanbul'a gelişini olduğu gibi Osmanlı'nın yıkılışını da görmüştür.

Dergah ve bağlı olduğu tekkeler , işgal yıllarında işgalci güçlere karşı "Ulusal Direniş" hareketine tüm olanaklarını seferber etmiş. Ulusal direnişe, para, silah ve asker sağlamıştır .
Cumhuriyetin kurulmasından sonra Tekke ve Zaviyeler kapatıldığında Karacaahmet dergahını da dedeler kapattılar ve anahtarlarını bizzat TBMM'ne kendi elleri ile teslim ettiler.

2 binli yıllarda ise dergah ziyaret amacı ile ve Cem Evi olarak tekrar faaliyete geçmiştir.



KARACAHMET SULTAN'NIN ATININ MEZARI

Karacaahmet’in atının mezarı da Üsküdar’da, Karacaahmet’in mezarının 100 metre ilerisinde bulunmaktadır. 

Cemal Şener aynı röportajında , 
" Türkler’de at çok önemli ! Atının mezarı , Karacaahmet’in burada vefat ettiği ve gerçek mezarının da burada bulunduğu ihtimalini çok güçlendiriyor.” diyor !

Karacaahmet Sultan'ı Türkistan'dan Anadolu'ya getirdiğine inanılan atının da mezarı türbe yakınındadır. Altı sütunlu bir kubbenin altında bulunan bu at mezarı Karacaahmet Sultan'ın yatırının tahminen 100 metre kadar yakınında ayrı bir mekanda bulunuyor.



Karacaahmet Sultan Derneği 'nin sayfasında anlatılanlara göre özetle şöyle ;
Karacaahmet Sultan Dergahı'nın kendine özgü tarihsel bir özelliği ise; kendi mezarının olduğu gibi kendisini Türkistan'dan Anadolu'ya getirdiğine inanılan atının da mezarının türbe yakınında olmasıdır. ziyaretçiler atını da ziyaret edip atından da çeşitli dileklerde bulunurlar. Bu bir anlamda Türkler'in ata verdikleri önemi de göstermektedir. Atın mezarı 
 Yürüyemeyen ve geç yürüyen çocuklar atın mezarının bulunduğu kubbe altına getirilir. Onları orada yürütürken ayakları arasına arpa serperler. Burayı ziyaretle çocukların daha çabuk yürüyeceklerine inanırlar. Bu ziyaret genel kural olarak üç Cuma günü tekrarlanırsa iyi geleceği şeklinde inanılır. 





Dergah 3 kattan oluşuyor : Girişte Karaca Ahmet Sultan'ın yatırı var. Solda derviş mezarları, onların bitişiğinde geçmişte akıl hastalarının tedavi edildiği küçük bir oda yer alıyor. Bu oda bugün danışma odası olarak kullanılıyor.






Diğer bölüm ise salon, mutfak ve kesimhane var !
Üst katlarda ise ; “cem” edilen ( 2 nci kat ) ve 3 ncü katta yemekhane ( 2 bin kişilik ) bulunmakta.





***
Karaca Ahmet Sultan'ın yatırına yaklaşık 700 yıldır Anadolu'nun dört bir yanından derdine derman arayanlar , sayanları ziyarete gelirler. 


Karaca Ahmet Sultan''n diğer Anadolu ve Rum Erenleri''den bir farklı yanı ise; 
ermişliğinin, dervişliğinin yanında bir de hekim-evliya olması, akıl hastalıklarını tedavi etmesidir.
Bugün Karacaahmet Sultan Dergah, olarak bilinen yer, yıllarca sinir ve ruh hastalıkları tedavi merkezi olarak hastalara "şifa ocağı"olmuştur.


Anlatılanlara ve inanılanlara göre ;  Karaca Ahmet Sultan'ın tedavisi şöyle olurmuş : Dergaha gelen akıl hastası tomruğa urgan ile sıkıca bağlanarak geceyi dergah avlusunda geçirirmiş. Sabah hasta iplerinden çözülüp mürşide götürülürmüş. Hasta ilk gece iyi olmamış ise, bir veya birkaç gece daha bu yöntem denenirmiş. Mürşitten başkası ile görüştürülmez, tuzsuz ekmek ve sebze çorbası dışında yemek verilmez. Düzelme görülürse önce ayak ipleri çözülür, mürşit gözetiminde dergah avlusunda gezdirilirmiş. 

Karacaahmet Sultan'ın oturduğu taşın dövülmesinden yapılan toz , su ile karıştırılıp hastaya içirilirmiş. ( Bu toza cevher denir ) Soğuk su ile duş yaptırılır. ( şok etkisi ) 
Tedavi sırasında hafif olarak müzik dinletilirmiş. Dinletilen müziğin nefes ve semah olduğu tahmin edilmektedir. Hasta biraz düzelirse toprak ile uğraşması için bağ, bahçe tarımında çalıştırılırmış. Hafif işler yaptırılır. Tedavi tam 40 gün sürer. Daha fazla konuk edilmezmiş. Hastalardan asla ücret alınmaz. Kadın hastalara ailenin kadınları tarafından tedavi kuralları uygulanırmış. “



****